28 Eylül 2010 Salı
İlham sohbetleri -2- "Çehov ve Boal"
"yook" dedi Agusto "olur mu öyle şey. Senin dediğini uygularsak sadece ayrıntılardan bahsederiz ki bu bizi hiç bir sonuca götürmez. Ayrıntılar gerçeği kaçırmamıza, bütünü görememize neden olur. Ayrıntılardan, fazlalıklardan kurtulmalıyız, dedi ve Anton'un kiraz ağacı masasının üzerinde duran dolmakalemini üstünde bıraktığı notlarından birini eline aldı. Anton onlara bakmasına daha önceden izin vermişti. duraksadı içinden birkaç satır okudu. kafasını kaldırmadan "Hem nasıl "..."Her şey basit olmalıdır... Tümüyle basit... Teatral olmamaktır esas olan... diyorsun hem de herşeyi böylesine ayrıntıyla yazıp karmaşıklaştırıyorsun, dedi büyük bir eminlik ve durduramadığı politik duyarlılığıyla. Yanlış düşünüyorsun der gibi kafasını salladı Anton. Hatta öyle bir salladı ki eksik düşünüyorsun demenin -eserleride de hissedilen- vakur haklılığı ve beyefendiliği vardı duruşunda. "Gerçeği ortaya çıkaran ayrıntılardır Agusto" dedi. Çin porseleninin kahve dolu gövdesini tüm inceliğiyle ağzına götürdü; her şeyiyle tam ağzına layıktı. "senin durduğun ve cesaretle savunduğun yabancılaşma noktası, benim eserlerimde ayrıntılarda gizlidir. Ben burjuvanın ikiyüzlülüğüyle ve emekçinin sadece maddiyata önem verip de duygu durumunu hiçe sayması noktasında, savaşın bölünmüş insanlar yaratması gerçeğini anlatırken en az senin kadar sağlam bir duruşum olduğunu savunuyorum. Ayrıldığımız noktaya gelince" dedi ustanın sırrını açıklama anı gibi ulvi bir ermişlikle, "ben izleyiciye hiç yorum yapmadan ve onların yorum yapmasına izin vermeden yaratırım karakterlerimi. Kimsenin işimi yaparken yorum yapmasına izin veremem. Doktorluktan gelen mesleki bir içgörü belki de bu. İnsanlar oturur ve izler."dedi.
Bir süre sessizlik oldu. Agusto bunca yolu böyle bir ustayı, görebilmek , onunla tanışabilmek, yabancılaşmayla ilgili fikirlerini ona sunarak fikrini almak için ve bu adamın gerçek olup olmadığını kavrayabilmek için aşmıştı. Böyle bir hayal gerçek olmuştu ve şu anda adamın karşısına çıkmış ona kafa tutuyordu. Rusya'nın soğuk ve gerçekçi tokatıydı belki de sebebi. "Peki," dedi Agusto hala amatör bir ruh onun öğrenme şevkini ayakta tutuyordu. "gerçekten saçma birşey yapılamaz mı sahnede? yani bilmiyorum dünyayı bu soğuk ve kapalı iklim kültüründe ne kadar takip edebiliyorsunuz ama dünya tiyatrosu bir dönem absürtle çalkalandı." "hayır , haberim yok" dedi Anton. "yani şöyle, sizin meşhur "Tüfek" artık göründüğü için patlamak zorunda değil."
"ben insanı merkeze koyarım evlat "dedi Anton onun hevesini gözlerinde hissetmiş gibi. "Derdini ve yapmayı çalıştığın şeyi çok iyi anlıyorum. Artık acelesi var insanların. Duygulanma değil harekete geçme zamanı. Ayrıntılar konusunda, zaman kaybı olduklarını hatta dekorun, araç gerecin, kostümün olmaması gerektiğini söylüyorsun. Karşı çıkıyorsun sadece izlenmesine yorum yapılmadan, katkıda bulunmadan." Buruk bir gülümseme seğirdi dudağını Anton'nun. "Bana eski bir dostumu hatırlatıyorsun. senden önce o gelmişti buraya. Jerzy. Bir gün yollarınızın buluşmasını çok arzu ederim yürekten. İnsanlar artık izlemesin, artık eyleme geçsin istiyorsunuz. Haklısınız, ama benim karakterlerim öyle insani hatalar yapar ki gözlerini kör eden Oidipusu suçlayamaz hiç kimse. Katarsise ulaşamayan bir şey seyretmek ben ve benim gibi klasikler için eksik bir duygudur. bence çözüm, benim oyunumdan çıkıp senin oyunlarına gelen insanlar yaratmakta yatıyor.
Gözlerinin içi parladı Agusto'nun. Öğrencilerine anlatabileceği bir ütopyadan bahsetmişti Anton. Herşey birbiriyle bağlantılıydı, düşünceler bölünerek değil eklektik olarak bütünü oluşturuyordu. Yalın olmalıydı herşey tüm ayrıntısıyla, dinlenirken böyle düşünmeliydi herkes. Berrak. Onun karakterleri gibi dinlenmeliydi harekete geçmeden önce insanlar, dinlenmeli ve umudunu kaybetmeden yine harekete geçmeliydi. Harekete geçmez, geçemezse de ölü bir martıdan farkı kalmazdı.
Eline Anton'nun o dönem üzerinde çalıştığını söylediği bir oyununun bitiş tiradının yazdığı kağıdı aldı.
' Ne yapabiliriz? Yaşamak gerek! Yaşayacağız Vanya Dayı. Çok uzun günler, boğucu akşamlar geçireceğiz. Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız. Bugün de, yaşlılığımızda da, dinlenmek bilmeden, başkaları için çalışıp didineceğiz. Ecel saati gelip çatınca da uysalca öleceğiz ve orada, mezarın ötesinde, çok acı çektik, gözyaşı döktük, çok acı şeyler yaşadık diyeceğiz... Ve Tanrı acıyacak bize ve biz seninle, canım dayıcığım, parlak, güzel, sevimli bir hayata kavuşacağız ve buradaki mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoşgörüyle gülümseyeceğiz ve dinleneceğiz... inanıyorum buna dayıcığım, bütün kalbimle, tutkuyla inanıyorum... (Voynitski'nin önünde diz çöker ve başını onun avuçlarına koyar. Yorgun bir sesle tekrar eder.) Dinleneceğiz! Dinleneceğiz! Melekleri dinleyeceğiz, elmaslar gibi yıldızlarla kaplı gökleri göreceğiz. Dünyanın tüm kötülüklerinin, tüm acılarımızın, dünyayı baştan başa kaplayacak olan merhametin önünde silinip gittiğini göreceğiz ve hayatımız bir okşayış gibi dingin, yumuşak, tatlı olacak. İnanıyorum, inanıyorum buna. (Dayısının gözyaşlarını mendiliyle kurular.) Zavallı, zavallı Vanya Dayı, ağlıyorsun... (Gözyaşları arasından) Hayatında mutluluğu tadamadın, ama bekle Vanya Dayı, bekle... Dinleneceğiz.... (Kucaklar onu.) Dinleneceğiz! Dinleneceğiz!''
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder