2 Ekim 2010 Cumartesi

"i gotta try you now babe" is it just a song really? no, it is an inspiration.

forgive and forget or think and forget or believe or not or to be or not to be...nobody around me is alive. look, i am gonna tell you a tale:
 "she's got a devil in her"
i called my sweetheart tonight. /talk to my baby on the phone tonight./ she got to do something wrong.
/then i called my daddy tonight to take some advice as usual./ i make it whenever i need. /and he said /"she has got a devil in her."/ i looked to deep of his eyes and i saw the devil somewhere in deep or high./i am gonna find it./ someday i am gonna dance with these lions /" the devil is not there, devil is needs " i said to him /then i killed him with my pencil.
and then/ i called my sweetheart/ i said /"i need you"/ i make it whenever i need/ and she said "i'm gonna try to kill myself babe, but i can't. could you please come and help me.¿/" i am on my way or on the road right now hun."/ i arrive there for help/but it was too late for alive. she killed herself with my bath tower/ i was too late for help./ she gave me her inside i took it in my soul,/ from now on, i got a devil in me/ there is something bigger then devil inside of me/now there is nobody around me who is alive/ except me./ i killed everyone. / finally, i don't need anyone./ i am equal /and if devil needs some advice , i am here as usual.

1 Ekim 2010 Cuma

batur' a fikir doğumu haberi 1

Haberler mektuphaberansiklopedi-sinde...

Edebiyatçılar mutlu değiller midir?  Filozof olunur mu doğulur mu? sorularının cevabını bulduk.  

(mektuphaberiansiklopedi-sinde birazdan okuyacağınız bölüm ilk sorunun cevabınının bir bölümünü kapsayacak). 

Bu ve benzeri kişidahi-lerin hayat hikayelerini okuduğunuzda özellikle aşk hayatlarının çok iniş çıkışlı, duyarlılığı ve acı eşiği çok yüksek ilişkiler boyunda bir hayatı tercih ettikleri ya da başka seçenekleri olmadığı görülecektir. subjektif bir göz olarak bu kişidahi-lerin mutsuz oldukları söylenebilirken bunun sebebinin bu kişilerin zamanlarının, yazar olarak da insan olarak da, hayata dair düşüncelerinde ve  deneyimlerinde, cevap bulunmasını isteyen esrik sorularla dolu olmasında saklı olduğu görülür. bir bilirkişinin de söylediği gibi               "edebiyat eğlenceli değildir". üstelik ve hatta denebilir ki hayat "geç"liklerin altını kalın çizgilerle doldurur. geç kalın-mış zamanlar ve geç saatler... fikir sancıları beynimizde ağrı yaratana ve bu ağrı dayanılmaz hale gelene dek sürdürülen hiç bitmesin istenilen fikrin doğum sancıları..yine bir bilirkişinin de dediği gibi "sancı geç saatlerde.."   
 

(mutlu anlarda yazı yazılamaz mı peki? tabii ki yazılabilir gülmekten öldürerek yazmak da ayrı bir özellik gerektirir. Mutlu bir anın tasfiri ise gece rüyanıza bile girebilir.,-gördüldüğü gibi esrik bir son-.
       şu ana dek yazılan tüm haber, şu anda mutlu olmam ve yazı yazıyor olmamla çürütülecek kadar zayıf bir önermedir. Dolayısıyla 1) -kişidahi-lerin kendi içindeki bölümlerinden olan kişidahil-ler, mektuphaberansiklopedinin yaratıcılarının sahip oldukları bir özelliktir. bu kişiler septik bakış açıları sebebiyle birden fazla iç ses, dış ses, içgörü, dış görüntüye sahiptirler. Çelişki, beslendikleri ama yıkmaya çalıştıkları kaynaktır.) 


(buraya kadarki bölüm için bakınız:kendiyle çelişen bir son ;yanlış anlama; söylemek istediğini söyleyememe; kendini ifade edememe; nietzsche; klişe; yanılgı; narsisizm; aşağlık kompleksi; tevazu; yiğit; kahraman;folklorik) 


mektuphaberansiklopedi
                                                                                                                                                                                                                                                                          1. sayfa

28 Eylül 2010 Salı

İlham sohbetleri -2- "Çehov ve Boal"


"yook" dedi Agusto "olur mu öyle şey. Senin dediğini uygularsak sadece ayrıntılardan bahsederiz ki bu bizi hiç bir sonuca götürmez. Ayrıntılar gerçeği kaçırmamıza, bütünü görememize neden olur. Ayrıntılardan, fazlalıklardan kurtulmalıyız, dedi ve Anton'un kiraz ağacı masasının üzerinde duran dolmakalemini üstünde bıraktığı notlarından birini eline aldı. Anton onlara bakmasına daha önceden izin vermişti. duraksadı içinden birkaç satır okudu. kafasını kaldırmadan "Hem nasıl "..."Her şey basit olmalıdır... Tümüyle basit... Teatral olmamaktır esas olan... diyorsun hem de herşeyi böylesine ayrıntıyla yazıp karmaşıklaştırıyorsun, dedi büyük bir eminlik ve durduramadığı politik duyarlılığıyla. Yanlış düşünüyorsun der gibi kafasını salladı Anton. Hatta öyle bir salladı ki eksik düşünüyorsun demenin -eserleride de hissedilen- vakur haklılığı ve beyefendiliği vardı duruşunda. "Gerçeği ortaya çıkaran ayrıntılardır Agusto" dedi. Çin porseleninin kahve dolu gövdesini tüm inceliğiyle ağzına götürdü; her şeyiyle tam ağzına layıktı. "senin durduğun ve cesaretle savunduğun yabancılaşma noktası, benim eserlerimde ayrıntılarda gizlidir. Ben burjuvanın ikiyüzlülüğüyle ve emekçinin sadece maddiyata önem verip de duygu durumunu hiçe sayması noktasında, savaşın bölünmüş insanlar yaratması gerçeğini anlatırken en az senin kadar sağlam bir duruşum olduğunu savunuyorum. Ayrıldığımız noktaya gelince" dedi ustanın sırrını açıklama anı gibi ulvi bir ermişlikle, "ben izleyiciye hiç yorum yapmadan ve onların yorum yapmasına izin vermeden yaratırım karakterlerimi. Kimsenin işimi yaparken yorum yapmasına izin veremem. Doktorluktan gelen mesleki bir içgörü belki de bu. İnsanlar oturur ve izler."dedi.

Bir süre sessizlik oldu. Agusto bunca yolu böyle bir ustayı, görebilmek , onunla tanışabilmek, yabancılaşmayla ilgili fikirlerini ona sunarak fikrini almak için ve bu adamın gerçek olup olmadığını kavrayabilmek için aşmıştı. Böyle bir hayal gerçek olmuştu ve şu anda adamın karşısına çıkmış ona kafa tutuyordu. Rusya'nın soğuk ve gerçekçi tokatıydı belki de sebebi. "Peki," dedi Agusto hala amatör bir ruh onun öğrenme şevkini ayakta tutuyordu. "gerçekten saçma birşey yapılamaz mı sahnede? yani bilmiyorum dünyayı bu soğuk ve kapalı iklim kültüründe ne kadar takip edebiliyorsunuz  ama dünya tiyatrosu bir dönem absürtle çalkalandı." "hayır , haberim yok" dedi Anton. "yani şöyle, sizin meşhur "Tüfek" artık göründüğü için patlamak zorunda değil."

"ben insanı merkeze koyarım evlat "dedi Anton onun hevesini gözlerinde hissetmiş gibi. "Derdini ve yapmayı çalıştığın şeyi çok iyi anlıyorum. Artık acelesi var insanların. Duygulanma değil harekete geçme zamanı. Ayrıntılar konusunda, zaman kaybı olduklarını hatta dekorun, araç gerecin, kostümün olmaması gerektiğini söylüyorsun. Karşı çıkıyorsun sadece izlenmesine yorum yapılmadan, katkıda bulunmadan." Buruk bir gülümseme seğirdi dudağını Anton'nun. "Bana eski bir dostumu hatırlatıyorsun. senden önce o gelmişti buraya. Jerzy. Bir gün yollarınızın buluşmasını çok arzu ederim yürekten. İnsanlar artık izlemesin, artık eyleme geçsin istiyorsunuz. Haklısınız, ama benim karakterlerim öyle insani hatalar yapar ki gözlerini kör eden Oidipusu suçlayamaz hiç kimse. Katarsise ulaşamayan bir şey seyretmek ben ve benim gibi klasikler için eksik bir duygudur. bence çözüm, benim oyunumdan çıkıp senin oyunlarına gelen insanlar yaratmakta yatıyor.

Gözlerinin içi parladı Agusto'nun. Öğrencilerine anlatabileceği bir ütopyadan bahsetmişti Anton. Herşey birbiriyle bağlantılıydı, düşünceler bölünerek değil eklektik olarak bütünü oluşturuyordu. Yalın olmalıydı herşey tüm ayrıntısıyla, dinlenirken böyle düşünmeliydi herkes. Berrak. Onun karakterleri gibi dinlenmeliydi harekete geçmeden önce insanlar, dinlenmeli ve umudunu kaybetmeden yine harekete geçmeliydi. Harekete geçmez, geçemezse de ölü bir martıdan farkı kalmazdı.

Eline Anton'nun o dönem üzerinde çalıştığını söylediği bir oyununun bitiş tiradının yazdığı kağıdı aldı.



' Ne yapabiliriz? Yaşamak gerek! Yaşayacağız Vanya Dayı. Çok uzun günler, boğucu akşamlar geçireceğiz. Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız. Bugün de, yaşlılığımızda da, dinlenmek bilmeden, başkaları için çalışıp didineceğiz. Ecel saati gelip çatınca da uysalca öleceğiz ve orada, mezarın ötesinde, çok acı çektik, gözyaşı döktük, çok acı şeyler yaşadık diyeceğiz... Ve Tanrı acıyacak bize ve biz seninle, canım dayıcığım, parlak, güzel, sevimli bir hayata kavuşacağız ve buradaki mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoşgörüyle gülümseyeceğiz ve dinleneceğiz... inanıyorum buna dayıcığım, bütün kalbimle, tutkuyla inanıyorum... (Voynitski'nin önünde diz çöker ve başını onun avuçlarına koyar. Yorgun bir sesle tekrar eder.) Dinleneceğiz! Dinleneceğiz! Melekleri dinleyeceğiz, elmaslar gibi yıldızlarla kaplı gökleri göreceğiz. Dünyanın tüm kötülüklerinin, tüm acılarımızın, dünyayı baştan başa kaplayacak olan merhametin önünde silinip gittiğini göreceğiz ve hayatımız bir okşayış gibi dingin, yumuşak, tatlı olacak. İnanıyorum, inanıyorum buna. (Dayısının gözyaşlarını mendiliyle kurular.) Zavallı, zavallı Vanya Dayı, ağlıyorsun... (Gözyaşları arasından) Hayatında mutluluğu tadamadın, ama bekle Vanya Dayı, bekle... Dinleneceğiz.... (Kucaklar onu.) Dinleneceğiz! Dinleneceğiz!''

27 Eylül 2010 Pazartesi

kırmızı nefret

Alışveriş yapan annesi onun annesinden başka ele eli değmemiş küçük elini bırakır. Alev alev yanan kırmızı bir elbise vardır annesinin elinde şimdi. Çocuğunu taşıyormuş itinasıyla annesi kabine girer kıpkırmızı. Ona da son kez bakar, gitme demez çıkma da demez sadece bakar son görüşü olduğunu bilir gibi. O da boş elini yanına alarak kalabalığa karışır. Meraklı gözlerle yürür, inceler bir kıyafet mağazasının indirim yazısını okuyamadığı ışıklı, renkli vitrinini. Yürür, yürür. Sonra birden içi, salıncağa binmiş gibi havalanır. O yaşta başa çıkamayacağı kadar büyük bir heyecan ele geçirmiştir küçücük benliğini. Tüm yüzler aynıdır sanki, yabancı ve aynı. Yutkunamaz, ileri gidemez, geri dönemez, olduğu yerde duramaz, nefes alamaz, ses çıkaramaz.. annesinin elindeki kırmızı elbiseyi aramaya başlar kanarcasına. Boğazı parçalanır korkudan, göz yaşları tüm vücudundan fışkırır. Çaresizlik rengidir artık kırmızı. nefrettir ve her yerdedir artık kırmızı.

İşte nefretim bu çocuğun annesine duyduğu kadar kırmızı şimdi.

26 Eylül 2010 Pazar

ilham sohbetleri -1- "stanislavski ve brecht"



..."insanların kendi evlerinin ki o zamanlar onlara ev de denmiyordu- sığınak, korunak diyelim,- işte o yapıların etrafını çitle çevirip burası benim, bu da benim bahçem bu da benim ağacım benim ağacımın meyvesi demesiyle başladı mülkiyet" dedi Bertolt, karşısında oturan artık gözleri yaşlılıktan pek iyi seçemese de hala elindeki kitabı gözlüksüz okumaya çalışan Konstantin'e dönerek.Konstantin "ee dedi" her zamanki üstten bakan ve daima doğruyu bilen tavrını koruyarak. "n'olmuş mülkiyet böyle başladıysa?" Bertolt elini alnına sertçe sıvadı."Anlamıyorsun" dedi. "buradan başladı mülkiyet hakkı ve tabii ki toplumdaki yabancılaşma. Eğer senin şu meşhur "büyüteç"inin altına koyarsak bu çitle çevirme hikayesini konu sömürgeciliğe, köleliğe, feodaliteye kadar varır.Toplumdaki tüm ayrılıkların yabancılaşmaların sebebinin merkezi burası " diye sürdürdü Bertolt sözlerini. "Evet kabul edilebilir" dedi septik bir kabullenmeyle Konstantin. Elindeki kitabı masaya bıraktı. Şimdi Bertolt'a daha dikkatli gözlerle bakyordu. Bertolt, purosundan çektiği ağır dumanı havaya bıraktı. "eşitsizlik ve haklar dengesinin bozulması da aynı tarihe rastlar bu durumda" dedi kendi kendine mırıldanırcasına. "Düşün" diye fırladı yerinden. "o toprağa emek verip ona bakan, onun hasat vermesine vesile olan mıdır o toprağın gerçek sahibi yoksa tapusuna sahip olan mıdır?" Konstantin bu cümleyle Bertolt'a verdiği dikkatini geri aldı ve umursamaz bir ifadeyle "toprağın sahibi yoktur.Gerçekte toprak sana sahiptir" dedi. Kitabını yeniden eline aldı. Bertolt duraksadı."haklısın, toprak sahibi tamlaması bile aslında saçma ve gerçek dışı."diyerek yeni fikirler düşünmeye başladı. Asla durmazdı. Konstantin'le uzun yıllara varan dostlukları ve hatta bir dönem Konstantin'in öğrencisi olması -hoş Konstantin'nin öğrencisi olmayan yoktu ya-Bertolt'un Konstantin'nin yanında rahatça, yüksek sesle düşünebilmesine yardımcı oluyordu. Hata yapmaktan korkmadan doğruyu bulacağını biliyordu.Daha önce bunu defalarca yapmıştı.  "peki bir de söyle düşünelim" diyerek odanın içinde yürümeye başladı. Konstantin, bu sefer kitabı elinden bırakmamış ama gözlerini Bertolt'a sabitlemişti. O, şimdiye kadar tanıdığı en sıradışı ve cesur adamlardan biriydi. Her ne kadar taban tabana zıt düşünceler de savunuyor olsalar Bertolt'un ifade ve gösterim gücüne her zaman saygı duyardı. Bertolt, "peki toprak olarak düşünmeyelim bir çocuk olarak düşünelim" diyerek kısa süren sessizliği bozdu. "konuyu açar mısın biraz" dedi Konstantin."şöyle ki" diye devam etti Bertolt ağzı sulanarak. "hatta babayı da işin içine katmıyorum .Annelikten, analık hakkından  sözedeceğim sana biraz. Örneğin, annelik çocuğun mülkiyetine belli bir yaşa kadar sahip olmak demektir diyen bir taraf olduğunu düşünelim. Çünkü onu karnında taşıyor, bu sırada onu kendi kanıyla besliyor, onu dünyaya getirmek için acılar çekiyor ve çocuk doğuyor. Diğer tarafın da bu yeni doğan çocuğun annesinin onu o anda terkettiğini hatta daha da ilginç, bir yangında kendini ve mücevherlerini kurtarma derdine düşerek çocuğu evde unuttuğunu söylediğini düşünelim. doğuran kadın çocuğu terkediyor yerine başka bir kadın gelip çocuğa sahip çıkıyor. onu büyütüyor, gözetiyor.Bu olabilecek bir şey öyle değil mi ?"diye sordu Bertolt onu dinlediğinden emin olmak için Konstantin'e. Konstantin ise Bertolt'un anlattıklarını onun sözünü bitirmesine izin vermeden ve kafasını kitabından kaldırmadan tamamladı." yani emek verip büyüten midir mülkiyet hakkı olan yoksa doğuran ama ama emek vermeyen midir?"sakalını sıvazladı."Tebeşirle yere bir daire çizsek de çocuğu ortaya iki anneyi de dairenin dışına koysak dedi Konstantin, "çocuk kimi seçer dersin."
"tebesir dairesinin öyküsünü dinleyenler,
şu eski türküyü de etsinler ezber:
sahiplik için bir seye,
ona yararli olmak gerek!
bebeğe iyi bakan ananindir bebek!" diye bir not aldı Bertolt bir kağıt parçasına...

geçerken..

..Ve bu da benim hikayem veya hikayenin bir bölümü. Size çok şey açıklayabileceğimi sanmıyorum ama hikaye dediğimiz nedir ki zaten? Olsa olsa şu noktaları birleştirince tanıdık bir şeyin resmini ortaya çıkardığınız türden bir çizim olabilir. Olan biten sadece budur işte.
Benim için işler böyle yürür. Bir yerden, bir insandan kalkar bir başka yere ya da bir başka insana giderim. Ve işin doğrusu aslında fazla da bir şey değişmez.
Çok farklı türde insan tanıdım. Onlarla takıldım, birlikte yaşadım, kendi küçük rollerini oynamalarını izledim. Ve benim için tanıdığım tüm bu insanlar sanki bir dizi oda gibiydiler.Tıpkı vaktimi geçirdiğim o yerler gibiydiler. Yeni bir odaya ilk girdiğinde merak içindesindir. Bir lamba, bir TV, bir müzik seti artık ne varsa ilgini çeker. Ama bir süre sonra o yenilik duygusu kaybolur hem de tamamen. Ve işte o zaman ortaya sıkıntı ve endişe çıkar. Ürkütücü bir dehşet duygusu.
Neden söz ettiğimi anlamıyorsunuz sanırım. Her neyse, galiba burada anlatmak istediğim husus, bir süre sonra bir şeyin sanki bir sesin sizi uyarması ve size " ayrılma vakti geldi" demesidir.Başka bir yere gitme vaktidir artık.
İnsanlar temelde hep aynıdırlar. Belki farklı bir buzdolabı, tuvalet vs. kullanırlar ya da başka bir ıvır zıvır. Ama o "şey" size seslenir ve yeniden amaçsızca sürüklenmeye başlarsınız. Siz gitmek istemeseniz de bazı şeyler size yol gösterir.
Ve işte burda, konuşulan dili bile anlamadığım bir yerdeyim. Ama bilirsiniz yabancı her yerde yabancıdır. Ve hikaye ya da hikayenin bu bölümü oradan buraya nasıl geldiğimle ilgili ya da belki de buradan buraya nasıl geldiğimle ilgili demem gerekirdi...

geleceğe mektup

- Beksinski-



Sevgili ilgili,

Korkutucu bir hızda, bilinmedik bir yere doğru karanlıkta ve acıyla kıvranarak ilerlerken sizi durumdan haberdar etmek istedim.

Yanıyoruz.Evet yanıyor ve yok oluyoruz.

Birbirimize, sözcüklere, inançlara, kurallara çarpıyoruz. Bu çarpmalar esnasındaki sürtünmeden çıkan kıvılcımlar, birbirine yanarak umutla sarılan insanlar sebebiyle hızla yayılıyor ve bizi önüne nasıl geçeceğimizi bilemediğimiz korkunç bir felakete sürüklüyor.

Sözcükleri ele alalım örneğin. alev alev yanıyorlar bugünlerde. Yanlarına yaklaşmamız imkansız. Kurtaramıyoruz onları. Kurtarmaya çalışanların üzerine kıvılcımlar sıçrıyor ve daha hızlı yok oluyor kurtarıcılar. ne yapacağımızı bilemiyoruz. Sizin bize öğütlediğiniz gibi yapmaya çalışanlar var aramızda. Öncelikle onları dinleyip, anlayıp daha sonra önerilerle çözümlere ulaşmak veya ulaştırmak. Zaten ben de bunun imkansızlığından bahsediyorum size. Kurtarmaya çalıştıkça anlıyor, anladıkça da onlara hak veriyor, hak verdikçe yanıyoruz.

Canımızı yakıyor başkalarının sözcüklerini anlayarak kurtarmak. Bu sebeptendir ki son zamanlarda sadece kendi sözcüklerimizi söndürmeye çalışıyoruz. Ne yazık ki bunda da pek başarılı olduğumuzu söyleyemeyeceğim. Zira, kurtarma telaşından olacak, bizim için değerli olanları hiç durmadan tekrarlıyoruz. içimizden ve dışımızdan. Bunu da kulaklarımızı ellerimizle kapattıktan sonra yapıyoruz çünkü dış dünyadan gelebilecek herhangi bir sözcük, başka bir insan için değerli bir başka sözcük duymaya tahammülümüz yok. Çünkü kendi derdimizdeyiz. Bu, sürekli tekrarlanan bizim için değerli sözcüklerse sürekli tekrarlandıkları için bir süre sonra anlamlarını yitiriyorlar. Ya başkasına ait olup yine canımızı acıtıyorlar ya da sadece sesten ibaret olup çıkıyorlar. Bize de söndürüp, kurtarıp başkalarıyla paylaşabilecek hiç bir şey kalmıyor.

Bu sebeptendir ki, yanıklarımızın acısını anlatabilmek için sözcük kullanmıyor, sadece inliyoruz bugünlerde. İnliyor, bağrıyor ve karşımızdakinden daha çok acı çektiğimizi kanıtlamaya çalışıyoruz. Herkes kendi acısının karşısındakinin acısından daha katlanılmaz olduğuna emin. Artık kimse kimseyi anlamak için çaba sarfetmez, sarfedemez oldu sayın ilgili.

Anlamak zor. Anlamak acı verici. Sayımız gittikçe çoğalıyor dünyadaki insan sayısı kadar lisan var yeryüzünde. Gittikçe çoğalıyor çoğaldıkça ise azalıyor, yalnızlaşıyoruz. Ne tuhaf. Sanırım ve korkarım sadece bir uğultu kalacak bizden geleceğe.

Sizi durumdan haberdar etmek istedim. İlginiz ve anlayışınız için şimdiden teşekkür eder iyi çalışmalar dilerim.

son bulacaksın

...yola çıkacaksın.inmeden çıkmamalısın.heveslerin olacak, isteklerin, beklentilerin. sanrılı bir zevkin kollarına bırakacaksın önce kendini huzurla. iyice yüzeceksin kafa derini ta ki iç kanaman görünene kadar.sonra kendini çözünürlüğü çok yüksek bir led ekranda izleyeceksin. tüm ayrıntılarına bakacaksın hayretler içinde. kendine, yüzüne. önce gözlerine. saç diplerin gözüne çarpacak. tüm saç tellerinin bir yerden fışkırdığını farketmek gibi saçma bir hayrete düşeceksin. görüntüler uzaklaşacak senden durağan bir nesneyi takip eden devinim halindeki bir diğer nesne gibi. duvarlar hareket edecek yanından akmaya başlamadan hemen önce. duvar basacak odayı. su gibi sıvı olacak bu belki renkli. kolunu hareket ettirmeye çalışacaksın bacağına bakarak.sağ baslar kulağına sessizce vururken bomboş odanın içindeki kalabalıktan kurtulup bana doğru geleceksin.

yol uzun. yalnız kullan arabanı. iki sokak sonra sağa döneceksin. hemen sonra göreceksin ışıkları. ışıklar görecek seni. selamlaşacaksın içtenlikle hiç tanımadığın insanlarla. sonra anlayacaksın ki yalnız değilsin. senden önce başkaları da geldi buraya. kimse geri dönmedi.dönme dolap en tepedeyken farkettin tek gözünü aşağıda unuttuğunu. manzara da bişeye benzemedi şimdi. bu bir korku tüneli eğlence dünyasında. ilk yolcusu da sen değilsin unutma. rahatla son da değilsin üstelik. kalp ritmini düzenle şimdi. derin bir nefes al alabiliyorken hala.ukala bir rahatlığın bedenini teslim alma yanılgısına da izin verme. mutlu değilsin çünkü dışardasın. dikkat et çok heveslisin. bende son bulacaksın.

nasıl istersen öyle giyin gel. zihnini meşgul etme bunlarla. burası eğlence ve kabullenme merkezi.kimse önemsemez burda bu kocaman aldatıcı gerçeği. kapıyı göremeyeceksin önce. yok zannedeceksin dehşetle. bekle. belirecek sana bir kapı. önünden veya arkandan simsiyah tüylü ve ıslak bir yılan sarılana dek ayaklarına sakın kapıyı zorlama. kapının sahibi bu yılan izin verecek veya vermeyecek sana. yılanın sana sahip olmasını bekle tüm teslimiyetinle.şimdi hazırsın lateks montunla içeri girmeye.

dışardakiler bilmez içerdekileri. bu yüzden dışardadırlar. madem heveslisin içeri girmeye çıkamazsın artık geriye.içeri girince gözlerindeki mor halkalar öyle bir belirginleşecek ki yağlı boya bir portreye dönüşeceksin lobide.hala ıslak ve bitmemiş bir portre olarak yürüyeceksin üst salona doğru. ihtişamlı bir Bach karışacak gürültülü gitar sesine. sen erimeye başlayacaksın. korkma. eriyerek çıkabilirsin ancak üst salona. yukarı akacaksın. akarken saçların bir uzayıp bir kısalacak.

herkes gibi gir içeri. kapıdakine de bir şey verme onun görevi bu. dışardakileri içeri almak.bu iri yarı adamın ne kafasının yarısının olmaması ne de anlaşılmaz bir dil konuşması seni huzursuz etmesin sakın. ne de olsa o da dışarda.bilmez içerde ne olduğunu. yaşamak için içeri daha çok kişi almak onun görevi. girince üst salona gözlerin kamaşacak önce. "ışık, biraz daha ışık" dolacak ciğerlerine. vücuduna zerkedilen herşey şimdi etkisini gösterecek. rahatlama.önünden geçen bisikletli adamlara çarpma sakın. çünkü ne de olsa onların görevi çarpmak sana. kimseyi kırma. öyle bir yükselecek ki bir anda müziğin sesi burnundan kan gelecek bir avuç dolusu. bir avuçtan fazla gelirse oradaki güzel bacaklı garson kızdan yardım iste. gelip emsin yaranı. black lightlar parlatacak dişlerini. gülümse şimdi kapkaranlık ışıklara bakarken. sana kalabalıktan koşarak biri gelecek dans ve sonrasını merak ederken. en karanlık noktaya dikeceksin gözünü. kulağına eğilerek yüksek desibelde anlamayacağın sözler bağıracak. inlemelere dönüşecek sözleri o anda boşalacak büyük bir şehvetle."hadi gidelim diyecek desibel düşünce hadi gidelim mutlu olacağımız yere." elinden tutacak seni.eli ter kokacak. tek tırnağı kırık.birden tek bacağının bir deniz kabuğu olduğunu farkedeceksin.heyecanlanmayacaksın. dikkat et çok heveslisin. bende son bulacaksın...