20 Kasım 2013 Çarşamba


Ulan!
I.
Bugün Dünya Çocuk Hakları Günü.
Bir gün bir çocuk, evinden ekmek almak için sokağa çıkar...
ve evine döner demek isterdim ama tam 157 gündür komada. O kadar çabuk olup bitiyor ki herşey gündemimiz hem özel hem genel anlamda sürekli değişiyor. Bu kadar çok devinime insanoğlu nasıl dayanabiliyor hala aklım almıyor. Aslında benim aklım bugünlerde pek çok şeyi almıyor. Gezi'nin ilk günlerindeki her haksızlığa her hukuksuzluğa kendimizi sokaklara vurduğumuz gibi sokağa çıksak sokakta yaşamak zorunda kalırız. Hiç durmadan bir yasa, bir kanun ve hak çiğneniyor çirkince, fütursuzca, barbarca. Çocuk diyorsun işte en yakın ve korkunç gerçek Berkin, kadın diyorsun çocuk gelinler, gerdek gecesi ölen çocuklar, tecavüzler, istismarlar, cinayetler; doğa diyorsun katline ferman binlerce ağaç; kızlı erkekli sınıfları vahim bulanlarla tehlikeli danslar; su sızdırmasına rağmen denizin altından gelen felakete kayıtsız kalan benim güzel insanlarım, adalet mi dedin cenazeyi gazlayan mı istersin, cezaevinde kalma süresi çoktan dolmuş insanların hala içeride tutulmalarını mı, ya da suçlarının tam olarak ne olduğunu açıklayamadıkları için kamu vicdanına ters düşen mahkeme kararlarını mı?
Benim inancim sarsıldı, in'an olsun benim başaracağımıza dair inancım derinden çatıdadı. Seçimler diyorlar. Ne seçimi yav? Espiri mi bu? Ama zannedilmesin ki başaracağımıza dair umutsuzluğum benim direnmeme engeldir. 
Gezi güzeldin, romantiktin.
II.
Daha güzel daha demokratik daha özgür yeni bir Türkiye hiç de geri çevrilemeyecek caziplikte bir motto. Ama bu cazip mottoyu söyleyenlerin bu Yeni Türkiye'yi iyi tanımlamaları gerekir. Bu mottoyla "yol"a çıktıkları adamlara dikkat etmeliler.
Halkın desteğini alarak meclise girenler - Sırrı Süreyya'nın da dediği gibi " KPSS'yle girmedik kardeşim biz bu meclise, arkamızda milyonlar var!"- dururken siz yokmuşsunuz bu işin yasal ayağı yokmuş gibi davranan ve bunu çirkin bir kibirle, ikiyüzlü ucuz ve aç gözlüce  yapan bir adama ne kadar güvenebilirsiniz? Vay halime ama siz de biliyorsunuz ki o bir diktatör. Ucuz bir diktatör. Ne kadar da para içinde yüzse o ucuz bir diktatör da olarak ölecek. 
Tüm sorunları sizinle aştı, sizin tüm emeğinizi iki yüzlü, ucuz bir hasetle sömürdü sonra da büyük buluşmada sizin yerinize bir başkasını muhattap aldı, sonra da fakirin ekmeği edebiyatıyla bir kaç umut verdi. Diyarbakır belediye başkanını ziyaret edeyim, hapisaneler boşalacak diyeyim -ki hala ve hala içeride yatan bir sürü milletvekili, yazar, gazeteci, direnişçi kişiler, tarafları her ne ise o tarafa ait çok önemli adamlar olduklarını hatırlatmaya gerek yok sanırım-  biraz da Ahmet Kaya konuşun da sizi biraz daha okşayayım. Ben de siz sığda çimerken başka gerçek büyük işler bitireyim...
Örgütlü olmak silahlı olmayı gerektirmez elbet ama, o sahnede bir silah var ya onun patlama korkusu bana yeter. 
Sizi hayatta olmak istemediğiniz insanlara dönüştürüyorlar, yavaşça, sinsice. 
III.
Bugün çocuk hakları ile ilgili MEB'in bir işine gittim.  İşte önceden bir program, bir içerik hazırlanmıştı. Programa göre 120 çocuk bir dilek ağacına çocuk hakları ile ilgili dileklerini asacaklardı.Sabah bir gittik ki ağaç yok. Nerde ağaç? Yok. Neden? Efendim siyasi bir anlam çıkarılabilir diye önlem almak istemişler. Olur mu canım falan itiraz, Yok. Ağaç yok. Ağaçtan korkan, renkten korkan bu kadar korkak bir zihniyetin böylesine şuursuzca koşar adımlar atması, ayağının takılıp yerle yeksan olmasını hızlandırıyor diyebiliyorum nefessiz orayı terkederken.  
Gezi güzeldin, ütopiktin! Sense hafız-asızsın Türkiye! Ütopik değil hipnotiksin. Öyle çok dikkat dağınıklığı yapan uyarıcı var ki etrafımızda sürekli aynı şeyleri yaşamamızın sebebi işte bu. Dört bir tarafımızdan vıcık vıcık, yapış yapış üstümüze bulaşıyorlar. Bir yeri kollarken arkadan kalleşçe saldırıyorlar. Ardarda hiç hız kesmeden yağmalıyorlar. Göz göre göre yok ediyor, kendilerini de "ak"lıyorlar. 

Korkarım, korkularım gerçek olacak. Off be efkarlandım. Gidip içecek bişeyler alsam, ahhh saat 22:00yi geçmiş/olsun! 





28 Ağustos 2013 Çarşamba

İsyankar Çocuk Anlatılarından
K-Yaşamak, içinde anlatılamayacak kadar azaplar barındıran bir cennete ait olma hali.
 -"Göğe bakalım",
K-"Deniz gibidir gökyüzü" ya
-Gök kubbeyi paylaşalım.

K-Haz dediğiniz?
- Haz demedim.
K-Deseydiniz?
- Sarılabilmek
K-Yaşama
-Yaşam bu değişir, insan bu dönüşür.

-Göğün azaplarına katlanmak silikleştirir hazları,
K-İstemez kimse öyle değil mi? silikleştirir hazları

-Gözleriniz
K-Ne var?
-Gözlerinizde bir anlatım bozukluğu var
K-Düzeltir misiniz?

-Cesaret dediğiniz?
K-Cesaret demedim.
-Demelisiniz.

K-Yaşamaya, yaşatmaya bakmak gerek 
-İnce işçilik, hep
K-de çok işçiliktir
-cennet işçiliği
K-emek
-gerektirir.

-Arkadaşlarıyla birlikte
K-Küçük elleriyle
-Zorla oynatılan oyunlar gibi
K- yaptırılan 
-Silahlarla vuruluyor ya
K-aynı
-çocuklar
K-Sözcüklerin üstüne sis çöküyor
-kalkmıyor.

27 Ağustos 2013 Salı

Çin Malı

K-Hayat nasıl gidiyor?
-İnkitaa uğradı.
K-"Yol" kötü öyleyse
-Neyse ki.

K-Sen nasılsın
-"Bu bir sır".

K-Kök dediğin?
-Kök demedim
K-Kökler ve cinsiyet
-Benim kök saplarım var
K-Köklere inanmam
-Nilüfer çiçeği misin ki sen?
K-Hayır,morfolojiye inanıyorum.
-Bu tüm ji'lere olan inanç aydınlığı şükrettirici
K-Elhamdulillah

-Toplumun alameti farikası?
K-Kökleri
-Hassas kanayan yerleri
K-İyileştirmeli.

-Mukavemmetten ne haber?
K-Görünür, tespit edilir, iyileştirilir
-ama müdahale edilemez
K-izlenimi veren
-bir anaforun içinde
K-çarklara tutunmaya çalışan
-zavallılarız
K-Savaş çıkıyor
-Savaş?

K-İçimdeyken ölen çocuklarımdan birinin sızısına
-benziyor.

K-Öyle delici
-Öyle yakıcı
K-Öylesine
-Öylesine, geçip gitmeli yanından.

K-Ölesiye direnmenin meczup mevsimine
-Giriyoruz
K-Uyumayasıya,
-Durmayasıya.

K-Hazır olunca haber ver
-Güneş çığlık atacak
K-Korkuyorum.
-"Korkma ben varım"



.









26 Temmuz 2013 Cuma

Kırılma

Üç günlük dünyanın üçüncü gününde
Sevabına göğe kaldırdık başımızı
Canlar gitmiş,
Dostlar kalmış.
Acılarımız menzile sığar mı bilinmez
Ancak dualar evrene yayılır, durmaz.
Korkusuz bir çağın başında
Tam isabet yanılmışız, yanmışız

İlahileri bir odaya kapatıp kibriti çaktınız
Utanmadınız ki, ne acı arlanmadınız
Toprak bile kabul etmeyecek sizi
Farkına varamayacak kadar cansızsınız
İnsanlık hesap istemiş
Ödemeden kalmış gitmişsiniz, pervasızsınız
Ölmek üzere bir hastanın taziyeye gitmesi gibiyiz
Vuruldukça çoğalan,
Öldükçe dirilen
İnadıyla, inancıyla kainatta kabul gören

Uyduruk reformların sahte cumhuriyetinde
İstediğinizi duydunuz, istemediğinizi vurdunuz
Bir of çeksek
Karşıki dağlar bile utanır
Acı eşiğini aşmışız
Açlıkla, yoksuzlukla yar olup yatmışız

Senin kurşunların bize işlemez
Biz zaten kazanmışız

28 Haziran 2013 Cuma

Zaten mutlaka vurduysak biz hep birbirimizi vurmuşuzdur. Olup biten budur işte. Bu kadar basit bir açıklama ve hiç bir şey olmamış gibi yolumuza devam edebileceğimiz yarının telaşları. Unutup gitmeler, bir daha geri dönmeden unutup gitmeler. 
Dönüşümden önce biz, gazetelerde haber olarak bile çıkmayan, televizyon denilen o salyalı bağımlılığın yayınladığı haberlerde belki bir iki dakikalık bir haber olarak çıkan böylesi kabul edilemez bir olayı elbet farkında olmayacaktık. 
Dönüşümden önce biz çok naif de insanlardık. Unutkan, telaşlı, hızlı yaşayıp hızlı tüketen insanlar olarak programlandığımızdan mütevellit tüketmek hastalığımız da vardı. 
Dönüşümden önce biz yavaşlamak gerektiğini bilmiyorduk. Şehirler bile yavaşlayınca güzeldi oysa.
Değişmek gibi bilinçli bir edim değil ki yaşanan. Dönüşümden önce değişimleri gözümüzde büyütürdük biz. Sanki başka bir dünya, başka insanlara ait yerler yokmuş, sanki o dağ yüzyıllardır orda öylece tüm haşmetiyle durup senin ne kadar aciz bir varlık olduğunu hatırlatmıyormuş, farklı yerlerde farklı zamanlarda aynı anda yaşadığın insanlar hiç varolmamış zannederdik biz. Dönüşümden önce biz korkardık galiba biraz, peşini bırakırdık, yaşanmamış gibi yapardık, kendi başımıza gelmediği sürece şükrederdik sadece.
Bir habere denk geliyoruz şimdi. Sonuna dek ne olduğunu öğrenebilmek, neden olduğunu bilmek istiyoruz. Öyle ki mektuplar okuyoruz maddenin 6-7 haline ayrılmış. Merak ediyoruz, bu haber çölünde kimin ocağına ateş düşmüş, kim haksızlığa uğramış, ne olmuş, insanlık tam olarak nerede ölmüş?
Yaşanan her acı acımızdır. Hassasiyetleri incitmeyecek ortak yollar elbet vardır. Bu saldırarak değil düşünerek çözülür. Şiddeti kesin diyeceğim ama
"Ham pişkinin halinden 
anlamaz, öyle ise söz kısa kesilmelidir vesselam."  

8 Haziran 2013 Cumartesi

Korkuyorsunuz beyefendi(!). Hem de çok korkuyorsunuz. Tüm halinize, tavrınıza, jestinize, kabinenize, eşinize, bulaşıcı bir hastalıkmışçasına, sizinle bir bağ kuran herkese bulaşıyor. Bu görünüyor. İçimizde bunu analiz edebilecek uzmanlar olduğundan eminim. Havaalanındaki kalabalığın sizin için hayal kırıklığı yarattığı öyle aşikar ki. Gençlik kollarınız yoğun çalıştı. Amenna. Fakat şunu gözden kaçırıyorsunuz beyefendi. Sizin bir gençliğiniz yok. Henüz tam olarak yetiştiremediniz, tüh şu 4+4 de yetişmedi ki. Bizim gençlerimiz ise bugün cuma namazını da kıldı Taksim'de, enfes sanatsal faaliyetler de yarattılar dört bir yanda. Bu cevheri göremediniz. Ne yazık!
Tam da kapatıyordunuz tiyatroyu baleyi. İyi gidiyordu her şey sanki. Anlamıyorsunuz, şaşkın ve çaresizce ne olduğunu anlamaya çalışıyorsunuz.
Siz beyefendi, göz göre göre tüm yasaları, hakkı, hukuku çiğneyerek havaalanında miting yapıyorsunuz. Halkınızı tehdit ediyorsunuz, kışkırtıyorsunuz. İçimizde çok sağlam hukukçular var. Unutuyorsunuz.
Hayal kırıklığınızı ört pas etmek için teknolojinin kullanabildiğiniz kadarını kullanarak alanı fotoğrafta kalabalıklaştırıp tebessüme yol açıyorsunuz. İlahi. Bizim arkadaşlar da sizin en en gizli dediğiniz yasa dışı belgelerinizi buluyor elleriyle koymuşlar gibi.
Alana toplanan insanlarınıza güvenemiyorsunuz. Çünkü hileyle çoğattığınız bir sürü yobaz, erkek, şuursuz insan bir anda "Tayyip şaşırma, sabrımızı taşırma" diye bağırabiliyor. Biz eğlenirken, birbirimizi tamamlarken, siz dehşete düşüyorsunuz beyefendi.
Sizi anlamasam da anlamaya çalışıyorum. Anladığım, halinizde gördüğüm, kendi dünyasının gerçekle ilişkisinin kesilmiş olduğunun farkında olmayan bir ruh halindesiniz, bir buhran geçiriyorsunuz. Kibir şeytanın hayvanıdır beyefendi, siz ona hükmedemezseniz o size hükmeder. Siz esasen bir din adamısınız değil mi beyefendi? Kendinizi nerede görüyorsunuz? Unutuyorsunuz. Kendi hukukunuzu da çiğniyorsunuz. 

Size minnetarız beyefendi. Sayenizde tarihe geçecek bir halk ayaklanması yaşıyoruz tam içinde kalbindeyiz hem de.Öyle mutlu, öyle gururlu, öyle umutluyuz ki gözlerimiz doluyor. Gaz da olabilir tam nedenini bilemedim şimdi.
Biz o gün meşgulüz beyefendi, sizin propagandalarınıza gelmeyeceğiz.
Biz yazacağız, göstereceğiz, kanıtlayacağız, soracağız, icat edeceğiz, keşfedeceğiz, yapacak o kadar çok şey var ki kardeşçesine yaşamak için direneceğiz!

15 Mayıs 2013 Çarşamba

!
Size hamdolmasın, bize ant olsun!
Size hamdolmasın, bize şart olsun!
Bize ders olsun ki size dert olsun!
Ham doldu çiğ anlayışınızın
Biberli kokusu içimize
Çığlık çığlık, ağıtlar oldu bize!
Biz bir olalım,
Siz  bölünün yüze!

2 Nisan 2013 Salı


Yaratıcı Drama ile “Anna Karenina (2012)” Filminin İlişkilendirilmesi
Z

Özet
Yazının birinci bölümünde filmin konusu anlatıldıktan sonra, yaratıcı dramanın amaçları arasındaki sosyal duyarlılık yaratmak, eleştirel ve bağımsız düşünebilme becerisi geliştirmek ve film ile ilişkisi üzerinde durulmuş, sanatsal ve toplumsal rolü üzerinden filmin de teması “kadın” olarak belirlenerek tartışılmıştır. Film karakterlerinin film boyunca gösterdiği tavır değişimini gösteren bazı dialoglar örneklendirilmiş ve ikinci bölüme geçilmiştir. İkinci bölümde canlandırma aşamasında çeşitli tekniklerle kullanılması gereken dramatik kurgunun bileşenleri açıklanmış ve bu bileşenler filmden seçilen “dans sahnesi” üzerinden irdelenmiştir.
Anahtar kelimeler: drama, Anna Karenina, kadın, dramatik, kurgu, bileşen

  1. Bölüm

Bağımsız ve eleştirel düşünmeyi sağlamak ve sosyal duyarlılık geliştirmek yaratıcı dramanın genel amaçlarındandır ki bu amaçlar, onun –mış gibi yapma ve metaksisi mümkün kılma gibi özellikleriyle süreçte sosyal duyarlılığın gelişmesi ile toplumsal bir değişime/dönüşüme yol açabilir.  Yaratıcı drama “…süreçte katılımcıya uzun ya da kısa erimli olarak toplumsal duyarlılığı kazandırmayı amaçlar.”(Adıgüzel, 2010) Katılımcı, bir başkasının yerine kendini koyarak ve kendi yaşantısından yola çıkıp onu   daha iyi duyumsayabilir. Bu da yaratıcı dramanın süreçte toplumsal bir değişime yol açabilecek güçte olduğunu gösteren bir özelliktir. Sosyal duyarlılık geliştirmenin, “anlayış ve duyarlılık geliştirmenin bir yolu da kendini bir başkasının yerine koymaktır…” (Adıgüzel, 2010)

Yaratıcı dramanın sanat eğitimi olması üzerinden düşünülürse resim, heykel, tiyatro, müzik gibi sanat alanlarının dışında sinema sanatıyla da yakın ilişki içinde olduğu görülür. Yaratıcı dramada kullanılan teknikler, yaratıcı yazma süreçleri, dramatik kurgunun bileşenleri, oyun, mış gibi yapma vb. gibi pek çok özelliği sayesinde yaratıcı drama sanatın disiplinleri arasında da etkin kullanılabilir.
Anna Karenina filmi ve yaratıcı drama ilişkisi filmin ilişkiler yumağının çözümlenmesine ve anlatılmak isteneni anlayıp bir tavır, yaşama karşı bir duruş belirlenmesine yol açabilir. Sinema, tiyatro ve edebiyatı birleştiren bir filmin öyküsünün teması yaratıcı drama ile ilişkilendirildiğinde katılımcının toplumsal kadın algısı üzerinde düşünmesi, farkındalığının artması ve süreçte davranış ve tavır değişikliğinin görülmesi sağlanabilir.
Yaratıcı drama katılımcısı, seçilen sinema filminin baş karakteri olan Anna Karenina’yı ,diğer karakter Vyronski’yi veya farklı bakış açıları olan tüm karakterleri refere edecek dramatik durumları  kendi ortak deneyimlerinden, yaşantılarından yola çıkarak yeniden canlandırırsa, eseri bu şekilde yorumlayabilirse Anna’yı  yargılamaya başladığı anda Anna’nın deneyimlediği duyguların bazılarını, hatta muhtemelen hepsini, kendisinin de yaşamın bir döneminde deneyimlediğini görecektir. 
           Anna Karenina filmi, 2012 İngiltere yapımı, 130 dakikalık, ülkemizde vizyon tarihi 28 Aralık  2012 olan filmdir. Dünya klasikleri arasına girmiş olan Tolstoy’un eseri Anna Karenina’nın beyazperdeye 2012 yapımı uyarlamasına dayanır. Herkesin gözleri önünde yaşanan yasak bir aşk ve bu aşk karşısında toplumun tavrı filmin ana konusunu oluşturur. Anne Karanina filmi için 31 milyon euro bütçe harcanmıştır.
            Anna Karenina filmi yönetmeni Joe Wright, senaristi Tom Stoppard, başlıca oyuncuları Keira Knightley, Jude Law, Aaron Taylor-Johnson, Kelly Macdonald, Matthew Macfadyen, Domhnall Gleeson, Ruth Wilson, Alicia Vikander, Olivia Williams, Michelle Dockery, Emily Watson, Holliday Grainger, Shirley Henderson, Bill Skarsgard, Cara Delevingne’dır. (http://goktasi.blogspot.com/2012/12/anna-karenina-filmi-konusu.html)
Tolstoy bu eseri 1873’te yazdığında öyküde o dönemin şartlarını ve kendi kişisel görüşünü de yansıtmıştır. Tolstoy,  kendi yaşam hikayesinden de paralellikler taşıyan Anna Kareninna’yı yazmaya ahlakçı bir “kutsal aile” yaklaşımla başlasa da son sahnede Pınar Kür’ün de Anna Kareninna çözümlemesinde söylediği gibi “…Tolstoy her şeye rağmen Anna’dan yanadır. Bunu da tren rayları altında bile onu, yüzü bozulmamış, güzel olarak betimlemesine bağlar. Anna Karenina masumdur.” (http://www.baskahaber.org/2013/01/anna-karenina-ve-kadn-ozgurlugu.html)
Konu ilerledikçe yön değiştiren bir Tolstoy görüyoruz. Bu değişim “kutsal aile” temasından “toplumsal kadın algısı” üzerine değişerek “kadın” üzerinde yoğunlaşıyor. Bir kadının, üstelik de evli hem de anne olan bir kadının bir başka erkekle yaşadığı  “yasak” aşkı uğruna çok trajik bir bedel ödemesi konu alınır. Kadının bu yaşadıklarını “hakettiği” algısı ile başlayan film, gittikçe kadının gözünden bakabilmemizi sağlayarak onu bir tregedyaya yaklaştırır. Anna’nın trajik hatası ise başına gelecekleri bildiği halde, kararından vazgeçmemesidir. Filmde koca Karenin, Anna’ya pek çok kez sağduyuya çağırır. Onu uyarır, vazgeçmesini söyler, affeder fakat Anna yolundan dönmez. Anna’nın trajik hatası “sağduyu”nun sesine kulak vermeden yaptığı hataya bile bile devam ettirmesidir.  Söz gelimi filmin 30. dakikasında Anna’yı, Kont Vronsky’le birlikte geçirdikleri, kocasının ona eve götürmek için geldiği ancak Anna’nın kalmak istediğini söylemesiyle Karenin’in eve döndüğü bir parti sonrasını görüyoruz. Kont Vronsky Taşkent’e çıkan atamasını Anna için geri çevirmiş, Anna da ona gitmesini istemediğini söylemiştir. Böylece aşklarının karşılıklı olduğu kesinleşmiştir. Anna eve döndüğünde kocası Karenin gece geç bir vakit olmasına rağmen uyumamış ve Anna ile konuşmak için onu beklemiştir. Bu sahnede, Karenin Anna’yı “uyarır”. Kont Vronsky’le yakınlığının herkesçe ilgi çektiğini, davranışlarına dikkat etmesini söyler. Bunun bir kıskançlık meselesi olmadığını belirtir. Karenin, “Kıskançlık tutumunu, sana karşı aşağlayıcı, bana karşı ise onur kırıcı olarak görüyorum”; “duygularını sorgulamaya hakkım yok fakat kutsal evlilik bağıyla birbirimize bağlı kalmak zorundayız” der. Oysa Anna “sağduyu” nun bu sesine kulaklarını tıkar ve kocası Karenin’le konuşmayı reddeder.
            1873-77 yılları arasında kaleme aldığı "Anna Karenina" esasen oldukça muhafazakar Hristiyan bir bakış açısı ile yazılmış bir romandır. Roman, henüz Çarlık'ın egemen olduğu ve asilzadelerin yönettiği, sosyal statünün her şey demek olduğu 19yy. Rusyasında aşkının peşinden giden, aristokrasiye mensup bir kadını merkezine alır ve bu yasak onaylanmayan ilişkinin karşısına, daha olası, vakur ve mutlu sonlu bir birliktelik koyar. Tolstoy bir yandan tüm yaşamları boş davetlerle geçen yüksek aristokrasiyi alttan alta eleştirirken, diğer yandan da kutsal aile kurumunu açık açık över. http://www.beyazperde.com/filmler/film-191856/elestiriler-beyazperde/
            Bir kadının aristokrat, güzel, anne, köylü, farklı vb. olması toplum karşısındaki ahlaki değerlerle yüz yüze geldiğinde ne kadar sınıfsallaştırılıp, ötekileştirilebilir? 
            Kadın olmak, topluma rağmen var olabilme mücadelesidir. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmayabileceği üzerine düşünmek önyargı duygusunu hafifletebilir. Anna Karennina adı üstünde olan bir “kadın” hikayesidir. Yaratıcı drama ile Anna Karenina’nın ne dediği ne demek istediği üzerinde düşünülerek ilişki kurulan bu yazıda öncelikle öykünün ne anlattığına bakalım:
            “Romanın baş karakteri Anna Karenina, Rus aristokrasisine mensup şık ve güzel bir kadındır. Yüksek bir devlet memuru olan Aleksey Aleksandroviç Karenin ile evli ve bir çocuk sahibi olan Anna Karenina'nın sevgisiz ve monoton bir evlilik hayatı vardır.
            Anna Karenina bir gün, eşini aldattığı ortaya çıkan ağabeyi Prens Stepan Arkadyaviç'in (Stiva) Moskova'daki evine, karı-kocayı barıştırmak üzere gider ve orada Vronski adlı bir genç kont ile tanışır. Vronski, Stiva'nın eşi Darya Aleksandrovna (Doli)'nın kızkardeşi Prenses Yekaterina Aleksandrovna Şçerbatski (Kiti)'ye kur yapan bir gençtir. Kiti, kendisine evlenme teklif eden Konstantin Dmitriyeviç Levin adlı bir başka genci, Vronski nedeniyle reddetmiştir. Levin ve Vronski arasında kararsız kalan Kiti, sade bir çiftçi olan Levin yerine parlak geleceği olan Vronski ile evlenmesini uygun bulan annesinin etkisiyle Levin'in teklifini geri çevirmiştir. Levin, köyüne dönüp Kiti'yi unutmaya çalışır. Ne var ki Vronski, Anna ile tanıştıktan sonra Kiti'ye ilgisini kaybeder, Anna'ya kur yapmaya başlar. Vronski'nin ilgisini kaybetmesi ve ona karşı karşılıksız sevgi uğruna değer verdiği Levin'i yitirmesi, Kiti'nin üzüntüden hastalanmasına sebep olur. Ailesiyle birlikte gittiği bir Alman kaplıcasında sağlığına kavuşur ve Vronski'ye olan duygularını unutur.
            Anna kendisi ile birlikte Moskova'dan Petersburg'a dönen ve aşkın ilanı eden Vronski'ye kayıtsız kalamaz. Dedikodulara aldırmadan genç kont ile aşk yaşar ve bu ilişkisinden hamile kalır. Petersburg'da katıldığı bir engelli at yarışından hemen önce bu haberi alan Vronski yarışta atının tökezlemesi sonucu feci biçimde düşer. Yarışı kocasının uzaktan gözlemi altında izlemekte olan Anna, sevdiği adamın öldüğünü düşünür ve yarışmadan sonra heyecanla kocasına Vronski ile yaşadığı aşkı itraf eder. Karenin, bu itirafa rağmen itibarının sarsılmaması için boşanmayı reddeder ve Anna'dan bu ilişkiye son vermesini ister. Fakat Anna her şeye rağmen ilişkisine devam edince boşanma kararı alan Karenin, karısının çocuk doğurduğu ve ölmek üzere olduğu haberi üzerine onunla barışır; hem onu hem Vronski'yi affeder. Vronski, utancından kendisini öldürmek düşüncesine kapılır ve silahla kendisini yaralar. Bir süre sonra Anna da, Vronski de iyileşecek, Anna kocasından ayrılıp bu evlilikten olma oğlunu ona bırakmaya; Vronski'den olma kızını yanına almaya; Vronski ise ordudan ayrılmaya karar verir. İki sevgili İtalya'ya kaçıp bir süre gözlerden uzakta yaşar.
            Bu arada Doli, çocukları ile birlikte Levin'in köyüne yakın bir köyde yazı geçirmeye gider. Burada verdiği uğraşların ardından, Levin'in Kiti ile evlilik umudu artar. Moskova'da bir davet sırasında Kiti'ye yeniden evlenme teklif eden Levin sonunda mutluluğuna kavuşur. Çift evlenir, mutlu bir evlilikleri ve bir çocukları olur.
            Oğlunun özlemi ile Avrupa'dan dönen Anna ise Rusya'da toplumdan dışlanır; gittikçe huysuz, kıskanç bir kadına dönüşür ve Vronski ile arası bozulur. Gittikçe içe-dönük bir kişi olan Vronski'nin artık kendisini sevmediği düşüncesiyle bunalıma giren Anna, yaptıklarından büyük bir pişmanlık duyar ve intihar eder. Anna'nın ölümünden sonra ruhsal çöküntü yaşayan Vronski ise çareyi orduya gönüllü yazılmakta bulur.”          (http://tr.wikipedia.org/wiki/Anna_Karenina)
Filmin dialogları üzerinden düşünüldüğünde kişilerdeki tavır ve karar değişikliklerinde toplumsal baskının ne denli güçlü olduğunu görebiliriz. Dramatik olan da bu değişikliklerde arandığında kişilerdeki bu tavır farklılığının filmin başıyla sonu arasındaki dialoglar irdelenerek çözümlenebilir. Söz gelimi Filmin … saniyesinde Anna ağabeyinin evinde Dolli ile dertleşmektedir. Anna, Dolli’yi Stiva’yı affetmesi için teşvik eder.  “Onu bağışlayabilecek kadar seviyorsan, bağışla!” diyerek sevgi kavramını düşündürür. Dolli’ye bağışlamak ve sevmek arasındaki ilişkiyi sorgulatarak onun sevgisinin gerçekliğini, sevginin veya aşkın neleri affedebileceği sorunsalı karşımıza çıkar.  “…Bu tip erkekler” der Anna, eşini aldatan ağabeyi Stiva’dan bahsederken; “ihanet eder etmesine ama aile ve yuvaları, karıları kutsaldır onlar için. Bu kadınları küçük görürler aslında. Aile hayatlarında bunların en küçük bir etkisi olmaz…” Oysa Anna, henüz aşk uğruna vereceği özgürlük mücadelesinde o küçük görülen kadınlardan biri olacağını bilmez. İdrak ettikten sonra dahi yani bu durumu tanımasına (anagnorisis), bilmesine rağmen ona karşı mücadele vermeye devam eder. (trajik hata) Dolli’nin “Sen olsan bağışlar mıydın?” sorusuna Anna “evet bağışlardım!” yanıtını verir. İlerleyen sahnelerde kocası Karenin’in onu affetmesine rağmen aşkını seçecek olan Anna’nın trajik hatası toplumdan farklı düşünmektir. Anna’ya göre -ne de olsa o da toplumun bir parçasıdır.- bunda affedilmeyecek, utanılacak bir şey yoktur. O bir erkektir ve bu normaldir. Anna, bu noktada toplumsal kadın algısıyla –ve aslında kendisiyle de- çatışmaya, çelişmeye başlar. Sonuç olarak ağabey Stiva hayatına kaldığı yerden devam edebilirken, toplum bunu bir kadının yapmasına asla izin vermeyecektir.
Filmin 4:20 saniyesinde Anna’nın “çapkın” erkek kardeşi Stiva’nın (Prens Stepan Arkadyaviç Oblonski) eşi Dolli’yi aldattığını ve bunu öğrenen eşi Dolli ile Stiva’nın arasını düzeltmek için Anna’nın, Moskova’ya gitmek istediğini öğrendiğimiz bir dialog geçmektedir. Anna’nın kocası Karenin “yapılan bir ayıp affedilsin diye eşimden mahrum mu kalacağım?” diyerek Anna’nın Moskova’ya gitmesini istemediğini belirtir. Olan olayı “ayıp” olarak nitelemektedir. 4:50 saniyede Anna şu cümleyi kurar: “Sence de 9 yıllık evlilik ve çocukların olması yapılan aldatmayı göz ardı etmeye yetmez mi?”diye sorar. Kocasının yanıtı kesindir. “Hayır” der; “Her günahın bir bedeli vardır. Bundan emin olabilirsin.” Filmin başında yaşayacaklarından habersiz koca Karenin’in daha sonra kendini aldatacak olan karısını affedeceği hatta başkasından olan çocuğunu da sahipleneceği görülecektir.
Filmin 05:50 saniyesinde Anna Moskova treninde yolculuk ederken oğlunun resmine bakmaktadır. Karşısında daha sonra Vronsky’nin annesi olduğunu öğreneceğimiz aristoktrat bir kadınla sohbet etmeye başlar. Kadın Anna’yı büyüleyici bulduğunu daha önce tanışıp tanışmadıklarını sorar. Anna, Moskova sosyetesine uzak olduğunu fakat Kontes Vronsky’nin adını duyduğunu söyler. Kontes, Anna’ya onun hakkında ne dediklerini sorar? Gülüşürler. Belki “aşk”tan bahsetmişlerdir der Kontes ve birkaç cümle sonra “her zaman aşık olduğunu, oğullarının aşk yüzünden kendinden utandıklarını” söyler. Kontes aşkla ilgili “bir şeyi yapmadığından dolayı pişman olmaktansa yaptığım için pişman olmayı yeğelerim” der. “Değil mi?” diye Anna’nın onayını beklediği cümlesine Anna “Bilmiyorum” diye yanıt verir. Oysa Kontes,  ilerde oğluyla aşk yaşayacak olan Anna’nın aşkından pişmanlık duymamasını en başta eleştiren kişilerden olacaktır.
İngiliz yönetmen Joe Wright ve İngiliz oyun yazarı Tom Stoppard - filmdeki rolüyle senartist Tom Stoppard- filmi,  Sheakespeare in Love filmindekine benzer bir teatral sinemasal bir yapı üzerine kurmuşlar.
Tom Stoppard’ın bilinen, sevilen ve defalarca uyarlamaları sinemada yapılmış bir romanı böylesine teatral sunulabilmesi filmi diğerlerinden ayıran ve onu özel kılan en büyük özellik. Tolstoy tarafından realist ve ahlakçı yaklaşımla “kutsal aile” teması yine kadın temasından daha baskın sahnelenmiş. Zira görsellik kullanımının baskınlığı ve dolayısıyla öykünün ikinci planda kaldığı da söylenebilir. “Anna Karennina”, senaristi Tom Stoppard’ın yönlendirmeleriyle yine de “aile temasına” odaklanmış görünüyor.
Toplumsal sınıf ve cinsiyet farklılıkları, gerçek olan yapma olan, durağan olan devinen,  günah, aşk gibi kavramlarla hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, görünenin ardını göstermek istercesine dekoru durağanın ve devinenin iç içeliği ile vermesi ve sinemasal teatral bir yapı kurulması, filmin defalarca sinemaya uyarlanmış olmasına rağmen tekrar veya klişeye düşmeden beyaz perdeye aktarılması açısından önemlidir. Ayrıca filmde seyirci,  gözlemci durumunda ve her şeyin bir kurmaca olduğunun ayırdındadır. Bu noktada modernize edilmiş bir Brechtyenlikten de söz edebiliriz. Ön sahne ardındaki dekor değişimleri filmdeki atmosferin kurmaca olduğunu seyirciye unutturmaz. Ayrıca ikinci bölümde daha da ayrıntılandırılacak olan dramatik kurgunun bileşenlerinden olan “mekan” kullanımı da filme Brechtyen bir görsellik katmıştır.
Filmde ise Jude Law’un canlandırdığı Karenin gerçekten uzak, kurmaca olduğu hissettirilmek istenmiş gibi durağan çizilmiş. Eğer Tom Stoppard koca karakterini, düşünce ve konuşma ve sosyal tavırlarını öne çıkaracak repliklerin üzerinde daha vurgulu dursaydı bir başka deyişle daha katı ve romandakine daha yakın ve gerçekçi olarak çizseydi Anna Karennina “kadın ve özgürlük” kavramı altında işlenebilirdi. Oysa film “aile” kavramı ile ilgili öğeleri daha çok düşündürür.
Stoppard kitaptaki yan karakterleri de ön plana çıkararak Levin ve Prenses  aşkını gerçek olanı göstermek istercesine doğada, sıcak renklerin ve üretmenin geçtiği dış mekan sahnelerinde planlamış. Üreten, adil, aşık Levin rolü Stoppard’ın senaryolaştırırken öne çıkarttığı hatta iç dış mekan kullanımını karşılaştırmamıza ve ona anlam yüklememize yol açan en önemli araç haline getirir. Stoppard iç mekanlarda öyle çok görsel uyarıcıyla, efektle yabancılaştırma ögesi kullanıyor ki seyirciye filmin tüm gerçekliğinden uzaklaşıp, dönem Rusyasını gözlemleme fırsatı vermektedir. Böylece mekan kullanımı metaforik olarak yabancılaştırma ögesiyle ilişkilendirilebilir.
Filmin dans sahnesinin büyüleyici bir sahne olmasının yanı sıra, köklü bir geleneğe sahip bir dansın gerçekçiliğinin “bozularak” verilmesi hem seyircide sahtelik hissi yaratmasına hem de aristokrasinin sahte ve bozulmuşluğuna dışarıdan bakmamıza neden olan bilinçli bir seçim olduğu söylenebilir. Dış mekanlarsa sarının, buğdayın, aşkın, gerçekliğin,  “aile”nin anlatılmak istenildiği zamanlarda tercih ediliyor. Bu yapaylık ve sahtelik duygusu filmin teatral gösteriminde var. Dans sahnesindeki durağanlık eylemle ilişkili bir kavramdır. “…durmakta olan noktaya göre yer değiştirmekte olan nesnenin yaptığı eylem ya da zaman içinde durum değiştirme” olan devinim ve eylem tanımına örnek olabilir. (Adıgüzel, 2010) Dans sahnesi, mekan kullanımı ve yaratıcı dramanın tekniklerine ikinci bölümde daha ayrıntılı değinilecektir.
Film görselliğiyle göz dolduruyor. Ancak görselliğin böylesi baskın bir öge olarak kullanılması  Anna Karennina’nın  öyküsünü  ikinci plana düşürmüş oluyor. Filmin sonlarına doğru, Anna kendi canına kıyma kararını vermesine yol açan pek çok duyguyla başa çıkmaya çalışıyor. Filmde, Anna’nın  Vronsky’yi kıskandığı, artık onu sevmediğini düşündüğü ve güven duygusunun kendi için de bittiği, toplumsal dışlanma yüzünden içinden çıkılmaz bir psikolojide olan Anna’nın o anki durumu Vronsky’le tanışma sahnelerinde olduğu gibi derinlemesine verilmemiştir. Oysa Anna’nın öyküsü kendini alkol vermesi, depresyona bağlı baş edilemez mutsuzluk ve intiharla sonuçlanır. Görsel yapı eleştirisi açısından düşünüldüğünde evin içinde elbisesinin metal jüponuyla yürürkenki sahne ile sınıfsallığın ve yıkımın insani görselliği, teatral, müzikal göstermeciği sebebiyle öyküdeki kadına üzülmekten çok durumun ayırdında olmamızın istenmesi midir? Yoksa incelikli psikolojik çözümlemelerle yazılmış olan realist bir eserin öyküsü bakımından etkiyi azaltmış ve esas meselenin gözden kaçmasına mı neden olmaktadır? Bu noktada Anna’nın psikolojik durumu filmin görselinin gölgesinde kalmıştır. Ayrıca Anna’nın Vyronsky’le tanışması, aşk yaşaması üzerinde uzun uzadıya durulurken, Anna ve Vyronsky’yı yıkıma ve kaçmaya götüren psikolojik sebepler irdelenmediği için Anna’nın intiharı, seyirciyi onun başka çaresi kalmadığı gerçeğine götürmekten uzaklaştırır. Bu noktada sorulacak “Başka bir seçeneği var mıydı?” sorusu ise yaratıcı çözümler üretebilmek adına bize yol gösterebilir.
Katılımcının karşısındakini daha iyi duyumsaması ve süreçte toplumsal bir duyarlılık, sosyal bir tavır geliştirebilmesi yaratıcı dramanın öncü hedeflerindedir.  Anna ve diğer karakterlerin filmdeki dramatik durumlar karşısındaki tavırları, verdikleri kararlar yaratıcı drama atölyelerinde irdelendiğinde katılımcının kişileri sosyal rolleri ve sınıfları açısından düşünmesi sağlanabilir. Böylece yaratıcı drama katılımcısı olaylara farklı açılardan bakabilmeyi, yaratıcı çözümler üretebilmeyi, kendini ve çevresini de olumlu yönde değiştirebilmeyi başarabilir.
2. BÖLÜM
Anna Karenina sinemaya aktarılması açısından teatral bir anlatıma sahiptir. Teatral kavramı Mayerhold’a göre “doğalcı, naturalist tiyatronun karşıtıdır.”           (Tronstad,2002:218). Bu bakış açısıyla Brechtyen bir tavır da barındırır. Filmde kullanılan bu teknik filmdeki atmosfer ve mekanla ilgili seyircinin izlediklerine belirli bir mesafede durmasına ve karakterlerle tamamen özdeşim kurulmamasına, onların durumlarına dışarıdan bakabilmemize yol açıyor. Bu yol seyirciyi gözlemci durumuna getirerek onların, kişilerden çok olaylara yoğunlaşmasını sağlar. Seyirci olayların kimler arasında geçtiğine, zamanına, mekanlarına ve bunun gibi dramatik bir durumun oluşmasına yol açan ögelere, yani olayların yapısına yoğunlaşır. Bunun sonunda o dramatik durum karşısında seyirciden çözümler üretmesi veya tavırlar oluşturulması beklenir. Drama sözcüğünün kökü olan Yunanca “dran”, etmek, eylemek anlamına gelmektedir. (Adıgüzel,2010) ve drama kökeninde eylem barındırmaktadır. Yaratıcı dramada edilgenlikten eylem yoluyla etkenliğe geçiş yapılır. Katılımcısının eylemde bulunan seyirci olduğu söylenebilir.  Yaratıcı dramanın tüm aşamalarında hem fiziksel hem de zihinsel bir eylem mutlaka vardır. Yaratıcı drama üç bölümde yapılandırılır. Bu yapılar aşama olarak adlandırılmaktadır. Yaratıcı drama hazırlık ısınma, canlandırma ve değerlendirme aşamalarından oluşur. Bu aşamalardan “Canlandırma aşaması, konunun süreç içinde biçimlenip ortaya çıktığı, biçimlendirildiği ve diğer katılımcılara sergilendiği tüm oluşum çalışmalarını içerir.” (Adıgüzel, 2010) Bu oluşumlar bir grup çalışması olan yaratıcı drama atölyelerinde liderin katılımcılara verdiği veya grupların birlikte, ortak bir karar vererek oluşturdukları dramatik durumların canlandırılmasıyla gerçekleşir. Bu dramatik durumların oluşmasını sağlayan yaşamda her türlü eylemin dramatik olmasına rağmen bir olayı izlenir kılan onun bileşenleridir. Bu bileşenler sayesinde oluşturulan dramatik durumlar katılımcılar tarafından canlandırma aşamasında bir kurgu içerisinde canlandırılır. Dramatik bu kurguyu oluşturan bileşenler ise rol, gerilim, odak, mekan, zaman, dil, hareket, atmosfer, semboller, ve tüm bunların oluşturduğu dramatik anlamdır. (Adıgüzel, 2010)
Yazının bu bölümünde filmin dans sahnesi örnek sahne olarak seçilerek o sahne üzerinden dramatik kurgunun bileşenleri olan rol, gerilim, odak, mekan, zaman, dil, hareket, atmosfer, semboller ve tüm bunların oluşturduğu dramatik anlam irdelenmiştir. Dramatik kurgunun bileşenleri birbirleriyle etkileşim halindedir. Söz gelimi zamanı yansıtan bir atmosfer olabilir. Mekan bazı sembollerle yaratılabilir. Bu sebeple bileşenler ayrı başlıklar altında incelenmiş olsa dahi birbirlerinden keskin çizgilerle ayrılamayacağı göz önünde bulundurulmalıdır.
Rol
Yaratıcı drama atölye yapılandırmasındaki canlandırma aşamasında yoğun olarak kullanılan dramatik kurgunun bileşenlerinden rol öğesi  “tiyatro, sinema ve diğer alanlarda olduğu gibi yaratıcı drama sürecinde de bir oyuncunun katılımcının bir kimlik, kişilik (karakter) oluşturması ile başlar.” (Adıgüzel,2010) . Yaratıcı dramanın her canlandırma sürecinde kullanılan tekniklerden biri olan rol oynama ise “doğaçlama sırasında imgelemeyle ya da açıkça bir kimliği, bir başkasını ya da başkalarının işlevlerini ya da yerini kabullenme, kişiliği üstlenme” olarak tanımlanmıştır. Yaratıcı dramanın canlandırma sürecinde Anna Karenina filmindeki “roller” toplumsal açıdan ele alınırsa ve katılımcıya canlandırması için filmden seçilmiş bir durum veya an verilirse, katılımcı o durumdan yola çıkarak kendi deneyimleriyle o durumu birleştirerek pek çok konuda çeşitli düşünceler üretebilir, ayrıca empati becerilerini de geliştirebilirler.
Filmin dans sahnesinde Kitty’nin rolü Vyronsky ile evlenme hayalleri kuran, saf ve aşık bir genç kız olarak ,Vyronsky ise kadınlarla gönül eğlendirmesiyle ünlenmiş, yakışıklı ve zengin bir aileye mensup başarılı bir subay olarak betimlenebilir. Anna ise bir erkek çocuk annesi ve aristokrat bir aileye mensup genç, güzel ve mutsuz bir evliliği olan bir kadındır. Kitty’le uzaktan akrabalığı da vardır. Bu kişilerin sosyo ekonomik bir sınıfa mensup olması ve bunun kişilerin rol tanımı için önemli olması “rol” ögesinin toplumsal açıdan da ele alındığının göstergesidir. Filmde aristokrasinin üyesi olan bu kişiler arasında geçen çarpık, iki yüzlü, çıkarcı olaylar aristokrasinin rol üzerinden eleştirisidir. Canlandırma aşamasında toplumsal dönem algısı tartışılacaksa dönem Rusya’sının toplumsal sınıflarını temsil eden bu roller o dönem içinde değerlendirilmelidir.  Yine de konusunun evrenselliği Anna Karenina’nın her daim güncel olmasını sağlıyor.
 Zaman
Anna Karenina,  1873-1877 yılları arasında geçiyor. Dekor, kostüm, ışık ve kamera kullanımı sahnenin atmosferini oluşturulurken filmin geçtiği dönem hakkında da seyirciye bilgi verir. Ayrıca kostüm kullanımı hem bir sembol olabilirken hem de filmin geçtiği ülke, bölge, yer hakkında da bilgi verebilir.  “Yaratıcı drama çalışmalarında ortaya çıkan ya da katılımcılar tarafından oluşturulan canlandırmalarda yer alan ve dramatik olayların hangi zamanda geçtiğinin de açık seçik olması, dramatik kurgu açısından önemli bir bileşeni oluşturur”(Adıgüzel,2010)
Odak
Dans sahnesinin odağında dans pistinde etraflarında birbirlerinden başka hiçbir şey yokmuşçasına, zaman donmuşcasına dans eden Anna ve Vyronsky var. Kitti’nin durumu da odağı güçlendiren ve dramatik gerilimi arttıran bir unsur.  Bu odak sahnesi aslında filmin irdelediği ilişkilerin bir araya geldiği bir sahne. Filmin tüm başat oyuncuları, ilişkileri irdelenen tüm karakterler dans sahnesinin odağı Anna ve Vyronsky dans ederken sorgulanmaktadır. Odak “Neye vurgu yapmak istiyorum? Neyi irdelemek istiyorum? sorularının yanıtıdır. (Adıgüzel,2010) 

Dil ve Hareket
Bir ifade biçimi olan dil, sözel olabileceği gibi bedensel de olabilir. “Dramatik eylem de dil ve hareketten oluşur. Hareket, anlamın yayılmasını sağlayan görüntüyü yaratır. Eğer kullanılan dil kısıtlanmışsa, anlamı yaymak için görüntü oluşturmak daha güvenilirdir.” (Adıgüzel, 2010) Anna Karenina romanının 2012 uyarlamasında  teatral bir sinemasallık bütünsel bir dil olarak film boyunca kullanır.  Filmin hareket ve dil kullanımı filmin kurgulanması açısından diğer Anna Karenina uyarlamalarından ayrılmasına yol açar. Yönetmen Joe Wright dans sahnesinde filmin genelinde bulunan teatral dile sinemanın olanaklarından da yararlanarak benzersiz bir dans sahnesi yaratmayı başarmıştır. Kitty’nin dans ederken defalarca eş değiştirmesi, Anna ve Vyrovsky’nin bitmek bilmez tutkulu dansı dansın süresi hakkında bize fikir verirken, aynı figürleri yapmalarına rağmen, Kitty’nin mimikleri ve Anna ile Vyrovski’nin jest ve mimikleri çatışmalı durumu hareket diliyle kavrayabilmemize yol açıyor. Sürenin uzamasıyla balodaki diğer davetlilerin tepkilerini çekmeye başlamaları yaratıcı dramanın tekniklerinden olan fotoğraf anı ile ilişkilendirilebilecek çerçevede gösterilmiştir. Her bir çerçevenin içinde yelpazelerini hareket ettiren kadınlar dışında hareketsiz denilebilecek üç dört kişilik tablolar gösterilir. Bu çerçevelenmiş tablo veya fotoğraf görünümlü sahnelerde kişilerin memnuniyetsiz yüz ifadeleri çatışmalı durumu güçlendiren görüntülerdir. Aynı zamanda bu dramatik an gerilim öğesini de kapsar. Bu sahne ayrıca yaratıcı dramanın tekniklerinden olan donuk imgenin de örneklenebileceği bir sahnedir. Donuk imgeyle bir balo sahnesi resmedilmekte ardından bu donuk imgeye hareketli bir öğe katılarak ona metaforik bir anlam katılmaktadır. Bu metaforik anlam seyircinin filmin temasını, temposunu ve duygusal yoğunluk oranını ön görmesine yol açabilir. Dramatik olan, durağanla eylem halinde olan arasında geçmektedir.

Sembol
Sembol filmin vazgeçilmez ögelerinden biridir. Sembol, “odağı güçlendirecek, anlam katmanlarını arttıracak biçimde kullanılmalıdır.” (Adıgüzel, 2010) Dans sahnesinde Anna’nın ve Kitti’nin kostüm rengi seçimleri sembole örnek olarak verilebilir. Zira Anna’nın kostümünün rengi siyah olarak belirlenmiştir. “Siyah renk, törenlerde resmiyeti simgeler. Birçok ülke için matem rengidir, korku, ölüm ve üzüntünün simgesidir” (Halse, 1978) Anna’nın filmdeki trajik kahramanlığını temsil eden bir sembol olabilir. Kitty’nin ise kostümü Bazı ülkelerde matem rengi ise de, daha çok saflığın, temizliğin, mikroptan arındırılmışlığın barışın ve tarafsızlığın simgesi olan beyazdır. Teslim olduğunu bildiren ya da barış görüşmesi isteyen tarafın bayrağı da beyaz renkli olur (Halse, 1978) Kitty, Anna ve Vyronski’nin tutkulu danslarını durduramayacak ve sevdiği Vyronsky’i Anna’ya teslim edecektir.  
Filmin genelindeki sembol kullanımı oldukça fazladır. Hatta o kadar çok sembolik anlatım, öge ve nesne kullanılmıştır ki film sembol fazlalığı yönünden eleştirilebilir. 
Mekan
Kitty’nin düzenlediği bir balonun dans salonu.
Anna Karenina filmi dramatik kurgunun bileşenleri açısından ele alındığında filmin teatral sinema kurgusundaki mekan bileşeninin farklı kullanımının pek çok kez sinemaya aktarılmış bir eser olan Anna Karenina’nin sinema uyarlamaları içinde filmi diğerlerinden ayıran en önemli fark olduğu söylenebilir. Zira yalnızca bu sahne için değil bütünsel olarak filmin mekan kullanımı pek çok bakımdan tartışılabilir. Söz gelimi balo öncesi Kitty’ye evlenme teklif eden ama “yanlış zamanlama” olarak değerlendiği bir red cevabı alan Levin karakteri üzerinden dış mekan ve iç mekandaki kullanımı tartışılabilir.  Levin filmin ideal karakterini sembolize ediyor. Sanki Anna dahil tüm karakterler onun kadar gerçek olmaya çalışıyor gibi. Dış mekanlardaki sahnelerin hepsinde Levin’i görmek mümkün -son sahne hariç-. Onu dış mekanlarda çalışırken, üretirken, aşıkken, evliyken, babayken, mutluyken görüyoruz. İç mekandaki Levin ise genellikle huzursuz, mutsuz, reddedilmiş, kararsız, karamsar ve uyumsuz olarak çizilmiş. Bu fark seyirciye yaşanılan iki ayrı dünya olduğunu, aristokrasinin iç mekana kapatılmışlığını,  sahte izlenimini veren teatral yabancılaştırma ögesi olarak vererek onu gözlemci durumuna sokar ve karakterden çok olaya yoğunlaşılmasını sağlar.
Filmde baştan sona bir tiyatro illüzyonu vardır. Bu illüzyonda yönetmen Rusya’nın o döneminin aristokrat sınıfını anlattığı sahneler hep iç mekanda ve/veya sahne üzerinde geçmekteyken, yönetmen dış mekan kullanımı seçimleri hep üreten, çalışan, aşkı da evliliği de gerçek ve olması gerektiği gibi(!) yaşayan kişileri sahnelerken tercih etmiştir. Bu iki ayrı dünya, mekan kullanımı sayesinde hem yabancılaştırma unsuru olarak bize yansıtılmış hem de aristoktrat sınıfının tüm etkinliklerine sahte, kurmaca bir hava katmıştır. Yönetmen Joe Wrigth Anna’nın ve ilişkili olduğu diğer kişilerin sahne mekânlarını gündelik dünyadan ayırarak tamamen sahte, oyunsu bir mekân kurup, oyuncuları bu mekânda doğal yaşam alanları orasıymış gibi konumlandırmasıyla, sinema seyircisinde Brechtyen bir özdeşleşme yaratmak istemiştir yorumu yapılabilir. Oysa Levin ve birlikte ürettiği çiftçiler kanlı canlıdır. Dış mekanda, gerçek hayatta gösterilmişlerdir. Sarının yumuşacık renkleriyle tamamen gerçek hayatın içinden olduğunu göstermek istercesine sahnelenmiştir. Filmde bariz kurmaca bir mekân içerisinde ve “gerçekçi” bir hikâye eşliğinde oyuncular, her ne kadar gerçekçi bir oyunculuk sergileyip, izleyiciye hikâyenin gerçekliğini hissettirmeye çalışsalar da, ayrıntılara inildiğinde filmde gerçeklikten uzak pek çok detay bulunduğu görülür. Filmde canlı- gerçekçi oyunculuk öyle yapay bir ortamın içine yerleştirilmişti ki seyirci sürekli “gözlemci” durumunda kalmaktadır. Filmde buna örnek teşkil edebilecek pek çok sahne vardır. Söz gelimi sahne geçişlerindeki dekor değişiminin seyircinin gözünün önünde gerçekleşmesi ya da evlenme teklifine red cevabı alan Levin’in birden merdivenlerden çıkarak karanlık, donuk, karamsar bir atmosfere girmesi ve hasta abisiyle olan sahneye geçişi. Bu sahne geçişi seçimleri seyirciyi gözlemci olmaya zorlar, onun rol kişileriyle özdeşim kurmasını engeller.
Göz dolduran bir kurguya sahip olsa da bir karakter romanı olan ve hep bir karakter romanı olarak sinemaya uyarlanan Anna Karenina’nın bu mekan kullanımı ve teatral sinemasallık seçimi Anna’nın psikolojik çözümlemesini ikinci planda bırakması yönünden eleştirilebilir. 
Dramatik anlam
Dramatik kurgunun bileşenleri bir araya geldiğinde oluşturan kurgu dramatik anlam yaratmak zorundadır.  (Adıgüzel, 2010)  Filmdeki bileşenlerin kurguda kullanımı oldukça belirgin çizilmiş. Rollerin çatışması, atmosfer, hareket, mekan gibi diğer Anna Karenina filminin en ayırt edici özelliği, kurgudaki hareket bileşeni ve mekan kullanımındaki teatral sinemasallıktır. Shakespeare’in “tüm dünya bir sahnedir.” cümlesinden yola çıkarak, teatrallikle yaşam arasında kurula gelmiş metaforik ilişkiyi filmin kurgusunda görmek mümkün. Tüm bu ilişkiler örüntüsü filmin dramatik anlamını “kadın” gözünden yansıtmaktadır.  
Sonuç
            Yaratıcı dramanın demokratik tutum geliştirme, eleştirel ve bağımsız düşünebilme becerisi geliştirme, estetik davranışlar geliştirme, sosyal duyarlılık yaratma, empati becerisi geliştirme gibi pek çok amacı bulunmaktadır. Anna Karenina  yaşadığı “yasak aşk” nedeniyle psikolojik ve toplumsal çatışmalarla trajik bir son yaşayan bir kadının hikayesidir. Bu trajik öykünün ne anlatmak istediğini, temasını yaratıcı drama atölyelerinde katılımcıların etkin katılımıyla, eyleyerek irdelemek mümkündür. Bu irdeleme sürecinin yapılandırması filmden yola çıkarak hazırlanabilir ve katılımcının “toplumsal kadın algısı” üzerinden bir farkındalık kazanması ve empati yoluyla sosyal duyarlılık kazanması hedeflenebilir. Filmdeki bazı dramatik sahnelerin, canlandırmanın bir yerinde katılımcılara yaşatılması ve bunun üzerinde düşünmelerinin sağlanması yaratıcı dramanın dönüştürücü/değiştirici güçlerinden biridir. Bu sayede katılımcılar toplumsal algı üzerinde düşünmeye, farkındalıkları artmaya başlar, sürece dayalı bir üretimin içine girmiş olurlar.
            Kazanımları belirlenen atölyeler dramatik kurgunun bileşenleri ile yapılandırılabilir. Bu bileşenler filmden seçilen sahnelerin canlandırılmasıyla yapılabileceği gibi benzer dramatik durumlar yaratılıp lider tarafından katılımcıya da canlandırmaları için verilebilir.  Dramatik kurgunun bileşenlerinin filmden örneklerle açıklandığı bu yazıda yaratıcı dramanın disiplinler arası olma özelliğinden güç alınarak sinema ve yaratıcı dramanın ilişkilendirilmesi örneklenmiştir. Yaratıcı dramanın amaçları ve dramatik kurgunun bileşenleri Anna Karenina filmi üzerinden  irdelenmiştir. 


Kaynakça
Adıgüzel,Ö.(2010). Eğitimde Yaratıcı Drama. Naturel Yayınları, Ankara
Tolstoy,L. (2012). Anna Karenina (14. basım).İletişim Yayınları,İstanbul
Adıgüzel, Ö. (Editör)(2006).Yaratıcı Drama Yazılar “İnci San’a Armağan” (2.basım).Naturel Yayınları, Ankara
Abalı Lacivert, 46 (Temmuz- Ağustos 2012)
Tronstad, Ragnhild., (2002), Could the World Become a Stage?”. SubStance.
Rengin Kültürel Çağrışımları Özge Mazlum (Dr, Fatih Üniversitesi Amyo Tasarım Bölümü) Sayı 31aralık 2011

23 Mart 2013 Cumartesi

BAZEN

bazen olur
             sakın-dığın
                        sakla-dığın
                                  sapla-dığın
                                  yüreğinin ucuna getir
                                  mek istemediğin,gelir 
                                  fütursuzca diz çöker ö
                                  nünde tam da gitmek 
                                  kararını verip kalma k
                                  ararından vazgeçtiğind
                                  e olur. bazen o
                                                          l        
                                                            u
                                                               r.
                                                                         bazen olmaz
                                                                  gizle-diğin
                                                         gelme-diğin
                                              bekleme-diğin
                                              sorar gecenin b
                                              uğusuna seni, du
                                              yarsın göremedi
                                              ğin birini, yatağın
                                              da uzanmış buz gi
                                              bi, ıslak ve yapışık
                                              eller dolanır bir anda 
                     üstünde acemice. olmaz i
                şte. bazen o
                  l
                   m  
                     a               
                       z.
                     
Ama bazen olur öyle.
dictionary poster

8 Şubat 2013 Cuma

-mış gibi tınlamaktayken varoluşumda 
 -di'li geçmiş gitmiş bitmiş miş mış mışıl mışıl uyutan damarlarımdaki zehir ığıl ığıl ulaşmakta alivyonlar arasında doğum anına. Su'ya. Gece ışık hızında. Işık oda boyunda, oda boyunca...

 
"Yine mi sen geldin?" dedi kör olan memnuniyetle dudağında 

seğeren bir gülümsemeyle. "ben ya" dedi sağır olan. 

"duydum ki pohpohlanmaya ihtiyacın varmış, seni kimse anlamıyor, kıymetini kimse 


bilmiyormuş." kör olanın yanına oturdu. elin,, omzuna attı. Kör: üç kişilik sefil dünyamızda

Sağır: Yapayalnızız aslında

Kör: ben seni eğlemezsem

Sağır: Sen beni övüp, sırtımı sıvazlamazsan

Kör: Bu izole, sanal gerçekliğimizde kendimizi nasıl varedebiliriz

Sağır: kendi yalnızlığından kaçan zavallılarız, birbirimize ihtiyacımız var.

Kör: nolur bana iyi davran daha da iyi davran

Sağır: Beni öv. Sev.

Kör: Paylaşma kimseyle sevgini

Sağır: sen bana iyi davrandığında diğer insanlardan daha üstün hissediyorum

Kör: Senin beni sevmen benim ayrıcalığım.

Sağır: bana hak ver

Kör: yaptıklarımı destekle

Sağır: sakın sefilliğimi, zavallılığımı, zayflıklarımı, yalnız kalamayışlarımı, sevilme bağımlısı 

olduğumu kimseye söyleme

Kör: tümü olmasa da çoğunu paylaştım sırlarımın seninle sakın kimseye...

Sağıı: hepsi değil mi benimle paylaştığın benimle

Kör: hepsi değil tabii ki ne de olsa güvenemem sana

Sağır: ben de sana güvenemem

Kör: o zaman sen benim biraz sırtımı sıvazla

Sağır: Sen de bana ne kadar başarılı, güzel ve akıllı olduğumu söyle. Tekrarla durmadan

Kör: sonra gidelim kendi uydurduğumuz küçücük, sahte ve sığ dünyamıza...

Sağır: Ama dur. Önce bana arkadan sıkıca sarıl. öyle güçlü sarıl ki havaya kaldırabil beni. 


Belim ağrıyor da biraz sevgin iyi gelecektir bana.

Kör: O zaman önce sen selam ver bir kaç kişiye benim adıma malum ben herkesle muhattap 


olamam.

Sağır: beni mahçup etme, yenilmiş hissettirme, yanımda dur, saygınlığımı koru

Kör: Yeri geldiğinde sen ben, ben sen oluyoruz. birbirimizi iyi temsil etmeliyiz. Beni 


utandırma.

Sağır:  Eğer kleos diye bağrıyorsan bir tanrının oğlunu kör bırakmışken

Kör: hakediyorsun bir ölümlü olmayı.

Sağır: neyse ki.

Kör: neyse ki.