Sermet
Çağan’ın Ayak Bacak Fabrikası İsimli Oyunun Konu ve Oyun Kişileri Açısından
Yansıtmacı Kuram Eleştirilerinden Marksist Eleştiriye Göre İncelenmesi
Özet
Bu
araştırmada sanatın odağa aldığı ögelerden yola çıkarak, toplumu merkeze alan
kuramlardan olan yansıtmacı kuram ayrıntılandılmış ve Marksist eleştiri
kriterleri tartışılmıştır. Sermet Çağan’ın Ayak
Bacak Fabrikası isimli tiyatro eserinin konu ve kişileri odağa alınarak Marksist
eleştiriye göre eser değerlendirilmiştir. Eser, toplumsal gerçekçi bir tavır
barındırdığından eserin konusu ve oyun kişileri ekonomik ve toplumsal olarak
irdelenmiş ve oyunun işlediği yöresel sorunun, nasıl evrensellik kazandığı betimsel
analiz yoluyla incelenmiştir.
Anahtar
kelimeler: sanat akımları, sanat kuramları, yansıtmacı kuram, Marksist
eleştiri, Ayak Bacak Fabrikası
Giriş
Sanatla
ilgili yüzyıllardır devam eden sorular sanat nedir? Nasıl olmalıdır? Sanat
eseri nasıl yorumlanmalı ve eleştirilmelidir? Bu ve benzeri soruların
yanıtlanabilmesi için sanat kuramlarından yola çıkılması ve daha sonra bu
kuramların bilgileri ışığında bir sanat eserine bakış açısı geliştirebilmek,
onu tüketebilmek, alımlayabilmek için bir referans noktası alınması gerekir. Bu
referans noktası da o sanat kuramı alanına hakim kişiler tarafından yapılan
eleştirilerdir. Sanat kuramlarının ürünlerinin eleştiri yaklaşımları
birbirinden farklılık gösterir.
Sanat
kuramları 20. Yüzyıla kadar akımlardan sonra gelir. Yani sanatçılar belli
kurallar zincirine bağlı bir şablon çerçevesinde yaşama “ayna” tutarlar. Devlet
politikasına uygun olarak diğer devlet kurumları gibi sanat kurumları da o
devlet ideolojisine hizmet edecek şekilde dizayn edilir. Yansıtmacı kuramın
öncü isimleri Platon ve Aristotales gibi Marks da iyi bir devletin nasıl olması
gerektiğini tanımlamaktaydı. Sanat anlayışı bu politik söyleme göre
oluşmaktaydı. Oysa 20. yüzyılda Van Gogh, Paul Gauguin, ve Paul Cezanne gibi
sanatçıların öncülüğünde başlayan anlatımcı kuram ile bu kuram - akım döngüsü
değişmiş ve önce sanatçılar ürünlerini vermişler daha sonra kuramın iletileri
ortaya çıkmıştır. Ardından sanatçılar “Manifesto” adı verilen kendilerini
anlatan yazılar yayımlayacaklardır.
Yansıtmacı
kuram ve anlatımcı kuramın dışında iki farklı kuram daha vardır. Bunlardan biri
duygusal etki kuramı, diğeri ise biçimci kuramdır. Duygusal etki kuramı büyük
ölçüde duyguya ve duygusallığa önem vermekte, ancak bu kez bu duygular
sanatçınınkiler değil, okurun, izleyicinin duyguları olmakta, bu kez sanat
olayı izleyici ve tüketicinin psikolojisiyle açıklanmak istenmektedir. (San,
2008) Biçimci kuramcılara göre ise sanatın özü, sanatın kendisi dışında bir
şeyle olan ilişkisinde değil, asıl kendi ögeleri arasında kurulan düzendedir,
sanat eserinin yapısal özelliklerindendir. Onun için de çizgi, renk, düzlemler,
her biri nesnelermişçesine işlev görürler, böylece mecazi bir işarete,
kavramsal ve soyut sanata ulaşılıp, sanatın kendinde kalınır. (San,2008)
Sanat
kuramları oluşturulurken dört ögeden yola çıkılır. Bu ögeler 1-sanatçı, 2-sanat
ürünü 3- sanat tüketicisi 4- bunların tümünün bulunduğu dış dünya, toplumsal
çevre kısaca doğa ve toplum olarak sıralanabilir. (San, 2008) .
1. Sanatçı
Merkezli Yaklaşım:
Sanatçı
merkezli yaklaşımda merkezde ve önemli olan öge sanatçının kendisidir. Sanatçı,
yaratabilme ilkesi açısından biriciktir. 18. yy sonlarına doğru ortaya çıkan
Romantizm akımı ile insanın iç dünyasını duyguları yoluyla aktarmasını savunur.
19. Yüzyılda anlatımcı kuram da duyguların dile getirilmesi özelliği ve
sanatçıya verilen önem bakımından tekrar odağa oturacaktır. Sanatçı merkezli
düşünceye daha sonra sanatçının bilinçaltının da eklenmesi ve bireysel
yaratıcılıkların merkeze oturması özellikle 20. yy da ortaya çıkan
Dışavurumculuk (expressionizm) akımından sonra Sürrealizm akımında da
görülecektir. Sanatçının duyguları, iç dünyası önemlidir. Alımlayıcı sanatçının
bu duygularını paylaşır. Eser duyguların yanında ahlaksal değerler de
barındırması gerektiğinden bizi estetik duygulardan uzaklaştırır. Sanatçının
yapıtı sanatçıdan uzaklaşır ve sadece öğretme amacı taşır. (Moran, 2013)
Tolstoy’un bahsettiği eserin “bulaşım şiddeti” eserin ulaşabildiği kişi kadar
önemli olduğunu savunur.
2. Sanat
Ürünü Merkezli Yaklaşım:
Bu
biçiminde sanat ürününün örüntüleri arasındaki ilişki, yapıtın bağlamı, biçimi,
“ne”liği ve önemi irdelenir. Dilin kullanımı bu yaklaşım biçiminin önemli
inceleme alanlarındandır. Biçimi belli kodlarla, göstergelerle açıklamaya
uğraşırlar. Biçimci kuramın odağı sanat eserinin kendisidir. 20. Yüzyılda
Yapısalcılık Rus biçimciliği sanatçının ön plana çıkacaktır. (Moran, 2013)
3. Sanat
Tüketicisi Merkezli Yaklaşım:
Sanatın
ne olduğundan çok o yapıtın yaratma süreciyle olan bağlamını, alımlayıcısına
katkısı, sanat tüketicisinin yaratıcı yanına önem veren bir yaklaşımdır.
"Modernist
edebiyat okuru edilgen durumdan çıkararak, karakter, olay, zaman ya da mekan
ile ilgili karanlık bırakılmış birçok noktayı çözmeye davet eder. James Joyes,
Franz Kafka, Alain Robbe-Grillet, W. Faulkner, S. Beckett ve daha birçok
romancı, şair, oyun yazarı, kimisi az kimisi daha fazla oranda eseri yorumlama
ve anlama işine okurun da katılmasını gerektiren eserler vermişlerdir. İkinci
birneden daha çok dil ile ilgili, Saussure'den kaynaklanan yapısalcılık,
eserdeki anlamı bir cümlenin anlamı gibi kendi yapısında arıyordu. Oysa Derrida
bu bilimsel çözümü sorguladı ve metnin nasıl okunacağı konusunda okura ağırlık
tanıdı. Ayrıca göstergebilim anlam üreten kodların, konvansiyonların iş göreceği
bir yer olarak okura döndü. Bu okur, bir kişi değil, kodların toplandığı anlam
kazandığı bir işlevdi. Aynı nedenden ötürü Barthes, metnin birliğinin, metnin
çıkış noktasında
(yazarda)
değil, varış noktasında yani okurda oluştuğunu söylüyordu"
(Moran,
2013)
4. Toplum
Merkezli Yaklaşım:
Toplum merkezli yaklaşım kuramları, Platondan
günümüze halen sanatçılar tarafından ürün verilmeye devam etmekte olan
yansıtmacılık kuramı ve özü itibariyle benzerlik gösterse de belirgin
farklılıklar içeren Marksist kuramdır.
Yansıtmacılık
kuramı Platon’un dünyaya ayna tutmak diye betimlediği “ayna” metaforu üzerine
oturur. Sanatı bir yansıtma, benzetme, taklit olarak değerlendirir. Sanatçı dış
dünyanın gerçekliğini eserine yansıtmalıdır. Platon bir sanat eserinin ne
olması gerektiğini devletle olan ilişkisine bağlar. Yani sanat nasıl olmalıdır
ki devlete hizmet etsin sorusunun cevabı peşindedir. Platon sanatı oldukça
gereksiz ve bir o kadar da toplumun ahlaki düzenini bozabilme ihtimalini
düşünerek tehlikeli bulur. Ona göre zaten idealar dünyası dışındaki her şey bir
taklit yani mimesistir. Sanatçını ise zaten bir taklit olanı tekrar taklit
ederek taklidin taklidini yapar. Üstelik Platon yaratı sürecindeki hiçbir
sanatçının aklının başında olmadığını söyler. Sanatçıya bunların esrik bir ruh
halindeyken kendi dışındaki bir güç tarafından yazdırıldığına inanır. Bu
sebeple sanatçının sözüne de pek güven olmaz.
Bir
yazarın hem kraliçe, hem kral, hem komutanı yazabilmesine imkan yoktur çünkü
onların hiçbiri olmamıştır. Böylece sanatçı güvenilmezliğine bir eleştiri daha
getirir. Dönem tiyatro yazarlarından Sofokles’in eserlerini eleştirir.
Oyunlarının ahlaki yönden toplumu olumsuz etkileyeceğini düşünür. Bir komutanın
sahnelenmesi halinde o komutanın asla duygusal bir zaafı olmamalıdır. Söz
gelimi bir kralın veya bir komutanın ağlaması, aşkı için görevini ihmal etmesi
gibi konular işlenmemelidir diyerek tarihteki ilk sansür kavramını da
literatüre sokar. Platon’a göre bu sebeplerden dolayı sanat iyi bir devlet
yapılanması içerisinde olmamalıdır. Olursa da belli kurallar içinde
yapılmalıdır. Özellikle tiyatro gençlere ahlaksal yönden olumsuz olduğundan
eğitimde kullanılmamalıdır fikrini savunur.
Aristotales
Platon’un öğrencisidir. O da iyi bir devlet nasıl olmalı konusuna kafa
yormuştur. Fakat Aristo sanatın, özellikle şiir, destan, tragedya, komedya
karşılaştırmalı tanımlamalarını yazığı Poetika isimli eserinde sanatın
Platon’un düşüncesinin aksine faydalı olduğunu düşünür. Oyunlardaki oyun
kahramanının yaşadığı ilahi adalet ve istemeden de yapmış olsa da, insani bir
hata olsa da yaptığı şeyin cezasını çekiyor olması izleyicide bir arınma
yaratır. Bu arınma kişiyi olmaması gereken duygulardan uzaklaştırır ve onu
yapacaklarının sorumluluğunu alma konusunda uyarır. Sanatın kişiyi etkileyerek
bir arınma sağladığını bunun da insanları zararlı düşüncelerden uzak tutmak
için bir önlem olacağını savunmuştur. Bu arınmaya ise katharsis demiştir
Ona
göre sanat bir tarih veya belgeleme değildir. Aristo’ya göre Platon’un idealar
dünyasındaki her şey bu dünyada da vardır. Platon’a karşı görüşünde sanatçının
o komutan oyun kişisini yaratırken onu illa ki deneyimlemiş olmasını
gerekmediğini söyler. Gözlemlenen, duyulanların, anlatılan veya hayal gücünün
ürünlerinin hepsinin bir sentezini yapar. Sanatçı bu sentezle tek bir oyun
kişisinde pek çok kişi oluşturur ve ortak “öz”ü anlatır. Bu “öz” sayesinde
sanatçı “ideal” olana ulaşır. Aristo’nun bu “öz” ve “ideali” daha sonra rönesansa
yansıyacaktır.
Yansıtmacı
kuram milattan önceden 19. Yüzyıla kadar güncelliğini korumuştur. 19.yüzyılda
ortaya ortaya çıkan Marksist estetik anlayışıdır. Bu anlayış pek çok yönden
gerçekçilik akımıyla ilişkilendirilebilir. Romantizme tepki olarak doğan
gerçekçilik akımı yansıtma kuramına dayalı bir akımdır. Gerçekçiler dış
dünyayı, çağdaş toplumu eserlerine mümkün olabildiğince yansıtrlar. Tiyatro
sanatı için de aynı şey geçerlidir. Sahnede daha önce gösterilmeyen ölüm
sahneleri, iğrenç veya ayıp olarak düşünülen davranışlar tün gerçekçiliğiyle
sahneye yansıtılır. Akılcı bir akım olduğundan bilimden de beslenmektedir.
Fizik dünyasının determinizimnin insan ilişkileri için de geçerli olduğunu, bu
ilişkilerinse toplumsal kuralları belirlediğini savunur.
Marksist
estetik Sovyetler Birliği’nde sanatın resmi bir nitelik kazanarak “toplumcu
gerçekçilik” adını aldığı dönemde en parlak dönemini yaşamıştır. Yansıtmacı kuramın eleştirilerinden olan
Marksist eleştiri sanatın ve tüm nitelikleriyle sanat ürünlerinin,
iktisadî altyapı ve sınıf çatışmalarıyla ilişkilerini tespit ederek bunların
nedenlerini merkezine alır. Marksist eleştiriye göre üretim güçleri, üretimi elinde tutan sosyal
gruplar, bunların birbiriyle olan ilişkileri o toplumun ekonomik alt yapısını
oluşturur ve ekonomik alt yapı bir üst yapı olan sanatı etkiler. Dolayısıyla
sanat yapıtının anlaşılması için üst yapıyı oluşturan ekonomik koşulları bilmek
gerekir. Bu görüşe göre felsefe sistemleri, dinsel inançlardaki değişimler,
ahlaksal ve hukuksal görüşler, yeni ve farklı sanat türlerinin ortaya çıkması
ekonomik temellidir. Sınıf çatışmalarının ekonomik temelli olduğunu savunan,
toplumda görülen, gerçek dünyadan örnekler verilebilecek olayları ise sınıfsal
bu farkın olmaması gerektiğinin eleştirisini yapar. Olayları ekonomik koşullar
ve sınıf çatışmaları ekseninde yorumlar ve açıklar.
Bu
araştırmanın amacı Sermet Çağan’ın Ayak Bacak Fabrikası isimli tiyatro eserinin
Marksist eleştiriye göre değerlendirilmesidir. Eser toplumsal gerçekçi bir
tavır barındırdığından eserin konusu ve oyun kişileri ekonomik ve toplumsal
olarak irdelenmiş ve oyunun işlediği yöresel sorunun, nasıl evrensellik kazandığı
incelenmiştir. Marksist eleştiri, araştırmanın konusu olan Ayak Bacak Fabrikası
adlı oyununun eleştirisinde seçilen yaklaşım biçimidir. Sermet Çağan’ın yazdığı Ayak Bacak Fabrikası Oyunun Marksist eleştiri
kriterleri ile eleştirildiğinde başarılı bir ürün olarak değerlendirilebilir. Sosyal yapı, sınıf farkları, çatışan güçler,
Marksist eleştirinin değer ölçütleridir. (Moran, 2008) Oyun, bu değer ölçütlerine göre değerlendirildiğinde
toplumsal, ekonomik, politik ve sınıfsal yapıya bir eleştiri barındırdığı
görülecektir. Oyun, yazılışındaki teknik
ve sahnelenme yöntemi açısından epik olarak değerlendirilebilir. Kullanılan epizodik yapı, yabancılaştırma
öğesinin şarkılarla, projeksyon kullanımı gibi teknik malzemelerle sağlanması,
anlatımcı yapı vb. gibi epik oyun özellikleri oyunun politik bir görüş de
belirttiğinin işaretleridir. (Brecht, 1981) Epik tiyatronun kurucusu kabul
edilen Bertolt Brecht’in tüm eserlerinin Marksist bir bakış açışıyla yazıldığı
ve oynandığı bilgisi göz önünde bulundurularak, Ayak Bacak Fabrikası’nı yazan
Sermet Çağan’ın da Epik tiyatronun özelliklerinden yararlanıyor olması her iki
yazarın da dünya görüşünün paralel olduğunun göstergesi olarak
değerlendirilebilir.
Eser bilinmeyen bir ülkede ismi bilinmeyen kişiler arasında
geçmektedir. Toplumsal, sınıfsal
eleştiriler barındıran bir eleştirel bir oyundur. Buğdaydan başka bir şey
yenmediği ülkede yaşanan bolluktan yöneten-ezenlerin kendi çıkarları
doğrultusunda olayları nasıl evirdiklerinin epik unsurlarla sahnelenmesi için
yazılmış bir toplum eleştirisidir.
Oyunun konusu kısaca şöyledir: Derebeylerinin
yönetimde söz sahibi olduğu, bilinmeyen bir ülkede o yıl bolluk vardır. Halk
emeğinin karşılığını bol bol buğday ile almıştır. Bu ülkede buğday demek her
şey demektir. Fakat bolluk nedeniyle derebeylerinin kara tohumları stoklarda
çürüme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bundan sonra derebeylerinin,
köylülerin üretim araçlarına, kendi çıkarları doğrultusunda el koyarlar ve
ellerindeki kara tohum stoklarını eritmek için kendi çıkarları doğrultusunda
devletin çeşitli kademelerini ve halkın dini duygularını kullanarak, hatta
halkı kötürüm bırakma pahasına çevirdiği oyunları sergilenir. Yöneticilerin
sakat bıraktıkları köylülere ayak bacak fabrikası kurma vaadleri durumu daha da
trajikomik hale sokar. (Vikipedi)?
Oyun gerçek iki olaydan yola çıkılarak yazılmıştır. Bu da
Marksist eleştirinin gerçekçilik ilkesiyle paralellik gösterir. 1967’de Fikret Otyam Cumhuriyet gazetesinde
yayımladığı bir röportajında "karatohum" adı verilen
fink ekmeğinin kötürüm yapan niteliklerini ve bu tohumun kurbanı olan insanları
ele alıyordu. Karatohum, mercimekten biraz daha ufak, biçimsiz, yamru yumru bir
tohumdu. Anamur'un Karakilise, Uluyat, Karaçukur, Sarıdana, Bodeyme, Yivil adlı
orman köylerinde yaşayan insanlar arpaya, yulafa ya da bulurlarsa buğdaya
karıştırdıkları fink tohumunun unu ile ekmek yapıp yiyorlardL Oysa büyük bir
tehlikeydi bu: fink ununun ölçüsü kaçınlırsa yiyenlerin ayak damarları ve
sinirleri çekiliyor, kötürümlüğe yol açıyor. Otyam, köylülerle yaptığı
konuşmalarının birinde fink işinin aslını soruyor ve aldığı yanıt şu oluyordu:
"Min
evvel minel ahirde bu köy fink ekmezdi .. Orman Işletmesi dışarlardan çalı
kestirmiyor ve ebemizden, dedemizden kalma ekeneklerimizi ektirmeyiverdiler. Bu
devir biz de toprakların gıdasız yerlerine bu fingi ekmeğe mecburi kaldık. Bu
devir yedik, topal olduk.Yok, bir mümkünümüz yok. Halimiz! her ne kadar
arzettiyse Ankara' daki hokümat bizim burada sefillik çektiğimizi ne bilsin?
Hiç bilemez. Hiç bilemez. Hiç bir tanemizin halini bilemez" (Nutku, )
Daha sonra başka yayınlarda da sözü edilen bu haber
Sermet Çağan’ın Ayak Bacak Fabrikasını yazarken merkeze oturtacağı konu
olacaktır. Oyunun yazılmasında Çağan’a ilham kaynağı olan bir
başka olaysa Urfa’daki günümüzde kutsal inanç bakımından, eskisi gibi olmasa
da, halen önemini korumakta olan Balıklı Göl ile ilgili 1966 da Yeni Gazete’ de
yayımlanan haberdi. Haberde Balıklı
Göl diye bilinen ve halen şehrin hem tarihi, hem ibadet hem de gezinti parkı
olan mıntıkada yer altından çıkan. Kaynak Urfa' lıların yiyecek, içecek,
yıkayacak ihtiyaçlarını temin etmektedir. Halk su ihtiyacını, içinde binlerce
kefal balığının yüzdüğübu 'Balıklı Göl'den temin etmektedir. Halk kutsal
saydığı için bu balıkları yememek te ve onları haşlanmış nohutla beslemektedir”
bilgisi vardı. Bu haberden başka
“kutsal balıklarla ilgili Son Gazetesi’nde çıkan habere göre "Urfa'dan
civar illere, bilhassa Adana'ya giden gençler, gördükleri ve pek benimsedikleri
'su topu' sporunu kendi şehirlerinde de yapabilmek. için 'Balıklı Göl'den medet
ummuşlar, liikin eskiden beri dillere destan efsaneler karşısında hocalara
danışmadan işe koyulmamışlardır. Aydın din adamları, bunda bir mahzur
olmadığını ifade edince, gölde iki kale kurulmuş ve bugün 'Balıklı Göl' Urfalı
gençlere mükemmel bir 'su topu" sahası oluvermiştir" Bu haberler Sermet Çağan’ın halkın
kutsallık anlayışını sömürerek, istismar ederek kullanan, kendi çıkarları söz
konusu olunca değişen yöneticilerin eleştirileceği bir simge olacaklardır. Nutku, )
Sermet
Çağan, fink ekmeği sebebiyle kötürümlük yaşanması ve halkın kutsal değerlerinin
sömürülmesi konusunu temel sorun olarak seçmiş ve bunu az gelişmiş ülkelerin
sorunlarını verecek genel bir tavır durumuna getirmiştir. Yazar bu iki temel
konuyu Marksist eleştirinin de özelliği olan ekonomik, sınıfsal düzen, siyasal
ve toplumsal nedenlere oturtarak yansıtmıştır.
Oyun
o yıl bolluk yaşayan köylülerin şarkısı ve coşkusuyla başlar. Oysa sahne konumu
olarak daha yüksek bir yerde yemek yiyen ağalar bu durumdan hiç de memnun
değillerdir. Çünkü bir hayvan yemi olan kara tohum toprak ağalarının depolarında
kalmıştır. Bolluk yaşayan halk hayvanlarına da buğday yedirmektedir.
Tarımda
yaşanan fazla üretim, ekilen toprakların alanlarını daraltmak, üretim tekniğini
bozmak, tarımsal üretimi azaltmak ve hayvan yetiştirme işini geriletmek gibi
sonuçlar doğrur. Bu sebep sonuç ağı da kapitalist ülkelerin karakteristik
özelliğidir. Endüstride olduğu gibi, tarım alanındaki bunalımdan kurtulmak için
büyük sermayedarlar, küçük üreticileri yutarak yarışmayı önlerler. Ayrıca,
büyük sermaye kuruluşlarının kendi aralarında birleşmeleri ile tekelci
sermayeciliğe doğru bir gelişim başlar. Böylece, bu birleşen büyük kurumlar
merkezileşmeye ve gittikçe güç kazanmaya ve hortumlarını ekonomik yönden geri
kalmış ülkelere uzatmağa yönelirler. Bunun sonucu gerçek üreticiler fakirleşmeye
ve yok olmaya başlarlar. (Nutku,
Oyunda bu sermaye sahipleri toprak ağaları,
derebeyi olarak isimlendirilmiş, kendi ürettikleri buğday bu sermaye sahipleri
tarafından ellerinden alınarak karatohum yemeğe zorlanan halk ise ezilen tarafı
göstemektedir.
Gelişmekte
olan ve ekonomisi büyük oranda dış güçlere bağlı olan ülkelerde ekonomik ve
siyasi devrimlerin yapılamamasının nedenlerinin başında bu halk hareketlerinin
bazı kişi veya grupların çıkarlarına ters düşmesidir. Çağan, bize bu grupları
farklı isimler altında fakat aynı nitelikteki tiplerle gösterir. Söz gelimi
derebeyi ile polis aynı kişidir ya da yargıç ile politikacının bir farkı
yoktur. İsimleri değişse bile temsil ettikleri sınıfsal yapı aynıdır.
Çıkarlarına ters düşen olayla aynı, takındıkları tavır benzerdir.
Oyunun
bazı sahnelerinde varolan düzenin değişmesi için oyun kişilerinin küçük de olsa
haklarının savunurlar, grev yaparlar hatta vatandaşlardan biri darbe yapıp
yönetici olarak başa geçer. Fakat hiçbir ön hazırlığı ve vizyonu olmayan bu
yeni yöneticinin ekonomik olarak tek derdi çöp kutularının dolu olmasıdır. Bu
vatandaş açken başa geçmiş ve gözü dönmüş bir obura dönüşmüştür. Yazar
yetersiz, duygusal ve bir takım vaatlerden öteye geçemeyen devrim söylemlerini
eleştirmektedir. Çünkü yazar, halka
yararlı olabilecek bir devrimin ve değişimin ancak tabandan başlayarak
toplumsal reformlar aracılığıyla yapılabileceğini göstermeye çalışmaktadır.
Darbe
ile başa geçen vatandaş demokratik seçimi getirir. Fakat adaylıklarını koyan
kişiler yine aynı kişilerdir. Seçim konuşmaları sırasında bu adaylar çok şey
söylüyormuş gibi göründeler de aslında hiçbir şey söylememekte, ayrıca halkın
sorunları ile ilgili gibi görünüp onları dinlememekte ilgilenmemektedirler.
Halk ise hala şuursuz ve bilinçsizce bu adamların ne dediklerine ait en ufak
bir fikirleri olmamalarına rağmen alkışlamaktadırlar. Aslında yaşanan olayların
dışında olan halk duruma yabancılaşmış şekilde olup biteni izlemektedir. Tıpkı
günümüzde ve geçmişte olduğu gibi halk elindeki gücü farkında değildir. Kapitalist sistemin bir uzantısı olarak
gelişmekte olan ülkelerde halk, yöneticilerin görevinin onlara hizmet etmek,
eksiklerini tamamlamak onların yaşam kalitesini ihtiyaç ve talepler doğrultusunda
arttırmak olduğunun halen bilincine ulaşamamıştır. Yazar bu durumu eleştirir.
Çağan
bu genel tavrı ortaya çıkarırken de, doğal olarak, kendi ülkesinin
özelliklerini ön düzeye almıştır. Dikkat edilmesi gereken nokta, Çağan'ın
"karatohum" ile dar bir alan içinde kendini tekrarlamamış olması,
tersine genel tavrı içinde bunu ekonomik, siyasal ve toplumsal nedenlere
oturtmuş olmasıdır.
Oyun kişilerinin ismi yoktur. Sosyal sınıf isimleri
kullanılmıştır. Çağan yetersiz devrimcileri temsil eden oyun kişisini 1.
Vatandaş olarak isimlendirir. Sermet Çağan, Türkiye'nin gelişim
tarihi içinde, hemen her dönemde toplumsal değişime ve gelişime engel olmuş
gericilik hareketlerini ve bunun altında yatan gerçekleri bize oyunundaki
Papaz'la gösteriyor. Halkı ezen yöneticilerin sürdürdükleri çıkar düzenine
önemli bir katkısı olan bu Papaz, halkın dinsel inancını kullanarak kendi
çıkarı uğruna dine ihanet eden (balıkların putlaştınlması) ve ezenlerin yanında
yer alan bir kişidir. Girişimci, liberal ve
hemen her durumda kendi çıkarları peşinde olan oyun kişisini 2. Vatandaş olarak
adlandırır. Söz gelimi kıtlık zamanı buğday bulamayan halka kutsal göle
adak adayabilmesi için fahiş fiyattan buğday satar. Kötürüm kalan halk onun
için “pazar” demektir. Koltuk değneği üretir ve halka satar. Öyle ki Brecht’in
Cesaret Ana’sında olduğu gibi savaşın çıkması veya sona ermemesi için dualar
eder. Politikacılar seçimi kazanmak
için çeşitli vaadler ile halkın karşısına çıkarlar bunlardan biri de dış yardım
alarak bir ayak bacak fabrikası kurmaktır. 2. Vatandaş bir anda koyu bir
vatansever kesilir ve bu dış yardım işine şiddetle karşı çıkar. Oysa tek derdi
kurulacak bu fabrika yüzünden kendi ürettiği koltuk değneklerini satamayacak
olmasıdır. Bu kaygısını “aç mı
kalacağız” diye dile getiren vatandaşa politikacının verdiği yanıt ise mizahla
yaklaşılmış olmasına rağmen acıdır. Politikacı “kötürüm vatandaşlar arasında
bir kura çekilecek ve kurada kazanamayanlara ayak bacak verilmeyecek, bu yolla
koltuk değneği yapan özel teşebüscü vatandaşlar kalkındırılacaktır. Eğer
iktidara gelirsek koltuk değneyi yapan vatandaşların eski alış verişlerindeki
kazançlarını aynı seviyede tutmak için yeteri kadar vatandaşı kötürüm bırakmaya
karar vermiştir.” (Çağan, 1965) Bu anlatım yoluyla yazar türk ekonomisindeki
özel ve kamu teşebbüsü arasındaki ilişkiyi eleştirmektedir. Özel teşebbüsün
çıkarları söz konusu olduğunda devletle gözü kapalı bir iş birliğine girdiğini,
ancak denetlenmeye hiç katlanamadığını göstermektedir. Yazar, plansızlık ve
denetimsizlik nedeniyle özel teşebbüsteki ahlaksızlık, keyfilik ve haksızlığa
dikkat çekmiştir. Toplumdan uzaklaşan aydın
kişiyi “öküz” olarak oyun kişisi haline getirmiştir. Ayrıca oyunda yöneticiyi
temsil eden derebeyi, politikacı, yargıç, polis gibi oyun kişileri aynı kişiler
canlandırır. Çağan bu kişileri aynı oyunculara oynatarak aslında ezen, yöneten
kişilerin birbirlerinden pek farkı olmadıklarını, aynı amaç için halkı farklı
açılardan sömürüp kandırdıklarını göstermek ister. Yöneten sıfatındaki kişilere
sınıfsal açıdan bir eleştiri de vardır. Oyundaki kişiler gerçekçilik akımında
olduğu gibi birebir sahneye yansımazlar aksine oyun kişileri neredeyse
karikatürize edilerek yaratılmıştır. Oyunda üç katlı bir platform dışında hemen
hemen hiç dekor kullanımı yoktur. Oyun gerçekçilikten, o klasik aristotalien
tiyatro anlayışının illizyonundan izleyiciyi uzaklaştırmak için bilinçli
şekilde epik ögelerle oluşturulmuştur. Kişiler toplumsal gerçeği yansıtsa bile
gerçekçi tiyatrodaki gibi birebir gerçeği yansıtmazlar. Marksist edebiyatın ise
değişmez yöntemi gerçekçilik olarak kabul edilmişse de Fisher buna karşı
çıkıyor. Ernest Fischer’e göre gerçekleri anlatmak için gerçekçilik yöntemi
kullanmak şart değildir. Özün yansıtılmasını önemli bulur. Çünkü önemli olan belli bir yöntem değil
sanatçının toplumcu tutumudur. (Moran, 2008) Oyundaki tiplerin her biri
sistem öğesinin bir temsilidir.
Bu bağlamda Marksist bir tavır içeren Brechtyen tavırla
yazılmış olması eleştiri yaklaşımı kriterlerine uygun bir unsurdur. “Marksist eleştiri de
genellikle toplumsal eleştiri gibi bir sanat olayının nedenlerini araştırmaktadır.
Aralarındaki fark ise şudur: Toplumsal eleştiri bu nedenlerin çeşitli
olabileceğini iddia ederken, Marksist eleştiri ekonomik koşulları ve sınıf
çatışmalarını temel alarak olayları bu iki nedene dayandırır. Yine toplumsal
eleştiriden ayrılan bir nokta da, sanat yapıtının oluşumunda rol oynayan
toplumsal nedenleri yargılamasıdır. Bu anlayışa göre hiçbir yapıt, politik
açıdan tarafsız değildir. Yazarın dünya görüşü, yapıtına koyduğu dinsel,
ahlaksal ve politik öğreti Marksist eleştirinin değerlendirmede ölçü aldığı
unsurlarandır.” (Ötgün,
2009) Bu bilgilerden yola çıkarak oyunda işlenen sınıfsal çatışmalarda
ekonomik gücün nasıl belirleyici olduğunu göstermesi ve bu gücün nasıl
toplumsal farklara yol açtığının eleştirisinin yapılması Marksist eleştiri
bakımından olumlu özelliklerdir.
Sonuç
Çağdaş
Türk tiyatrosunun örnek bir oyunu Ayak-Bacak Fabrikası yansıtmacı
kuramın eleştiri yaklaşımlarından olan Marksist eleştiriye göre
değerlendirildiğinde kuramın ve eserin benzerlikleri ve farklılıkları olduğu
görülmüştür. Oyun 1940’larda Bertolt Brecht’in kuramını oluşturduğu Epik
(Dialektik) kuram teknikleriyle oluşturulmuştur. Ekonomik unsurlar ışığında
toplumsal sınıf çatışmalarını, ezen ezilen ilişkisini konu edinir. Ayrıca oyunda kullanılan Brechtyen / Epik tavır Türk
tiyatrosu adına örneklerinin az olması açısından önem teşkil etmektedir. Sanatın ve tüm nitelikleriyle sanat
ürünlerinin, iktisadî altyapı ve sınıf çatışmalarıyla ilişkilerini tespit
ederek bunların nedenlerini merkezine alan Marksist eleştiri yaklaşımı ile ele
alındığında oyun kişileri ve konusu bu eleştiri yaklaşımı için olumlu olarak
değerlendirilebilir.
Fakat
Marksist eleştirinin gereği olan toplumcu tavır, oyunda komünizm gibi herhangi
ideolojik bir fikrin savunulması bulunmadığından Marksist kuram için güçlü bir
eser sayılmayabilir. Ayak-Bacak
Fabrikası ideolojik bir savdan yola çıkmak yerine geleneksel ve yöresel
bir sorunu, evrensellik kazanan bir durumda, çağdaş düşüncenin ışığında
gösteren ve eleştirel bir oyundur.
Dünya
politikasını yakından izleyen yazarın Ayak-Bacak Fabrikası'nda; o, eleştirdiği
durumu "idealize" etmeden, birtakım yapmacık kahramanlar uydurmadan,
olduğu gibi verir. dolayısıyla didaktik değildir. Yazar sorunu tespit etmiş ve
nedenleriyle birlikte sahnede sorgulamakta ve seyirciye de sorgulatmaktadır. O,
bu oyununda, düzenin nasıl olması gerektiğini değil, nasıl olmaması
gerektiğini gösterir.
Çağımızda Marksist eleştiri üç görüşte ele alınabilir.
Bunlardan ilki “her toplumcu eser ve ancak toplumcu eserler iyidir.” Tabii bu
görüş bir süre sonra estetik ve sanatsal güzellik veya değerden yoksun birçok
ürünün ortaya çıkmasına neden olmuş ve güncelliğini yitirmiştir. İkinci görüş
“her iyi eser toplumcudur, ama her toplumcu eser iyi değildir.” Bu görüşe göre
eserin toplumcu olması şarttır fakat yeterli değildir. Üçüncü görüş ise “bazı
toplumsal eserler iyidir.”Yani toplumcu Marksist olmayan bir eser de iyi
olabilir. Fischer’e göre toplumsal olmaya, yani “emekçi sınıfının tarihsel
acısını” benimsememiş olan sanatçılar da pek ala büyük sanatçı sıfatını hak
etmektedirler. Bu bilgiler ışığında Ayak
Bacak Fabrikası toplumsal bir eser olup, toplumcu bir eser değildir. Sosyalizm
veya komünizm propagandası yapmaz. Durum tespiti yapar ve seyirciye ne yapması
gerektiğini söylemez. Fakat izleyicinin
sorgulamasına yol açacak epik unsurlar taşır. Oyun iki gerçek
olayı merkeze alır. Kısaca, gerçek olaylardan yola çıkarak toplumu yansıtması
ve bu yansıttığı olayın toplumsal sınıfların yaşamdaki yerini sorgulaması ve
sorgulatması hem Marksist eleştiri ile ele alındığında hem de Brechtyen oyun
örneklemesi açısından Türk tiyatro tarihi çerçevesinde olumlu ve önemli bir
eser olduğunun göstergesidir.
Kaynakça
Brecht, B. (1981) Epik Tiyatro. İstanbul: Say Kitap Pazarlama
Çağan, S. (1965) Ayak Bacak Fabrikası. İstanbul: İzlem
Yayınları
İlhan, A.Ç. (2007)Yaratıcı Drama ile Örtüşen Çağdaş sanat
akımları. Yaratıcı drama dergisi 3-4(1), 140-157
Moran,
B. (2013). Edebiyat Kuramları ve Eleştiri. İstanbul: İletişim Yayınları
San,
İ.(2008) Sanat ve Eğitim. Ankara: Ütopya Yayınevi
Yıldırım
A., Şimşek H., (2011) Sosyal Bilimlerde Nitel Araştırma Yöntemleri, Ankara:
Seçkin Yayınları
Nutku, Ö. Ayak-Bacak Fabrikası"nı
Sahneye Koyarken Zorunlu Düşünceler
Ötgün,
C. Sanat Yapıtına Yaklaşım Biçimleri
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder